![]() Necip HABLEMİTOĞLU’nun 5. Ölüm Yıldönümünde Dilimizin Ucuna Gelenler Prof. Dr. Şengül HABLEMİTOĞLU Türkiye’de kendi ülkenizin çıkarlarından yana yazan ve konuşan bir aydınsanız iftiraya, hakarete uğrayarak, sürekli tehdit edilerek sonunda ölüme mahkumsunuzdur. Üstelik en kötüsünden. Ya evinizin önünde alçakça kurşunlanırsınız ya da aracınıza bomba yerleştirilerek yok edilirsiniz. Bir süredir yeni başka yöntemlerde kullanılmaya başlandı. Kaza denebilecek düzmece durumlar, bazen de gerekirse faili belli olaylar yaratılıyor. İşte tam da bu noktada paranoyak olarak damgalanabilirsiniz. Çünkü Türkiye’de olup biteni değerlendirmeniz de istenmemektedir. Türkiye
son 20-25 yıldır kendisine giydirilmeye çalışılan giysilerin içine
uydurulmaya çalışılıyor. Bu işin başındakiler meseleyi aydınlar üzerinden
çözmeyi başarmaya çok yaklaşmış durumdalar. Türkiye’de yaşamını sürdürmek
isteyen bir “aydın”sanız önce geçmişin komünistlerinden olmanız, zamanla
sıkı bir liberale, hatta neo-liberale ve islamcıya dönüşmeniz
gerekiyor. Ama yetmez. Yanısıra asker ve Türk düşmanı, Amerikan ve Avrupa
hayranı olmanız, ulusalcılığı, bayrağı, şehitlik kavramını, Atatürk’ü,
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan ilkeleri, tarihinizi, vatanın
bölünmez bütünlüğünü, bağımsızlığınızı ince ince aralarına sıkıştırılan
hakaretlerle tartışmaya açmalısınız. Yaşanan süreçte halkından bu kadar
kopuk ve ulusunun çıkarlarına bu denli kör bakan bir aydın kitlesi de
sanıyorum dünyanın hiçbir yerinde yaratılamadı.
Necip
Hablemitoğlu bunların hiç biri değildi. 48 yıllık yaşamı boyunca ne
bayrağına, ne tarihine, vatanına, ne de sımsıkı bağlı olduğu bu topraklara
hiç ihanet etmedi. Hepsinden önemlisi namusluydu. Zihnini,
düşüncelerini satışa çıkarmadan yaşadı. Yaşamının son 5-10 yıllık
döneminde bütün çabası bu topraklarda bağımsızlığımızı ve varlığımızı yok
etme çabası içindeki odakları anlatmak oldu. Sayısız konuşma yaptı,
kitaplar ve makaleler yazdı. En önemlisi Üniversitede öğrencilerine
Cumhuriyet Tarihimizi ve Atatürk Devrimlerini yalın, samimi ve güncel
bilgi ile harmanlayarak anlattı. Üniversitelerin entelektüel yetiştirme
amacına en iyi hizmet edenlerden biri oldu. Tarihe iz düştü.
18 Aralık
2002’de öldürülmesinin ardından Türkiye’de bir çok kesim ya kendi dünya
görüşü, benimsediği siyasi bakış açısı ya da hizmet ettiği yerlerin
manüplasyonları ile Necip’in kimliğine ilişkin yorumlar yaptı. Dedikodu
biçiminde spekülatif saçma sapan, yalan yanlış bilgi ortalıkta dolaştı
durdu. Kendisini hiç tanımadığını bildiğim, luzumsuz çeşit çeşit
insan konuştu, sanki bildikleri varmış gibi. O günlerde çok
sinirlenmiştim, şimdi onlara acıyorum. Öyle zavallı ve küçükler ki... Hele
bazı medya kuruluşları Necip’i değersizleştirmek için ellerinden geleni
yaptılar. “Derin araştırmacı vuruldu” diye başlık attılar. Okurken
şöyle demiştim; “...derinin alası sensin, sizin gibi medyadan daha
derin hiçbir şey yok bu Türkiye’de...”. Kaldı ki, son birkaç yıldır da
bunu zaten herkes anladı. Necip’in söylediklerini başkaları da bugün
daha ileri boyutları ile anlatıyorlar. Oysa Necip konuşup yazarken
kendisine kuşku ile bakılması için her türlü çaba gösterilmişti.
Kimse
öldürülen insanların ailelerini düşünmüyor. Ben de, kızlarımız da ve hatta
Necip’te ne için öldürüldüğünü çok iyi biliyoruz. Tıpkı Necip’ten
öncekilerin bildikleri gibi. Bizim için acı olan, Necip’in yokluğunun
dışında, bunu bilerek ve Türkiye’de olup biteni sadece seyrederek yaşamak
zorunda oluşumuz. Bunun dayanılmaz bir ağırlığı var yüreklerimizde. Öyle
içimize işlemiş ki bu ölümler, ben Necip için bir cenaze töreni
düzenleyebildiğimize bile şükrettim. Eskiden başına bir şeyler
gelebileceğini düşündüğümde kanım çekilirdi. Şimdilerde “... ya
cenazesini bulamasa idik, ya kaçırılsaydı, yıllarca kayıp olarak kalsaydı
ne yapardık...” diye düşündüğümde; ölümün bile tercih edilebilir bir
şeklinin olduğunu daha iyi anlıyorum. Devletin
bu olayı soruşturmakla ve çözmekle görevli, hatta bundan birinci derecede
sorumlu kişi, kurum ve kuruluşları ise, kör, sağır ve dilsiz. Sanki böyle
bir olay hiç yaşanmamış gibi. Çoğu zaman diliyorum ki, aile olarak bizim
yaşadığımız acının aynısını yaşayarak hepsi de görsünler. Buna dönemin
siyasi iradesi içindekiler de dahildir. Allahın cezası hepsinin yakasına
yapışsın. Ne güncel yaklaşım(!) değil mi? Nerede hukuk, adalet ? Henüz biz
karşılaşmadık. Biz daha Allahın laneti üzerlerine olsun deme
aşamasındayız. Failler 5 yıldır bulunmayınca, hatta mecliste defalarca
yöneltilen sorulara “ hazırlık soruşturması sürüyor “ gibi traji
komik, belki de alaycı demeliyim, yanıtlar verilince, anlıyoruz ki, işimiz
Allaha kalmış. Devletin kurumları çok meşgul. Necip Hablemitoğlu gibi
“ halkla iç içe, kemalist, ulusalcı, gözüpek, emperyalizm karşıtı, dar
mesleki ve kişisel arzularına yenik düşmemiş, kalbi vatan sevgisi ile
çarpan” toplum için ciddi “ organik aydın “ özellikleri taşıyan
bir gazeteci kökenli bilim insanının “ öldürülmüş olması kimseyi rahatsız
etmiyor, yazık!!! İçi boş ve başkaları adına yürütülen ülke içi siyasal yaşama
hükmeden diğer aydın geçinenlerin ise hiç derdi değil. Çünkü onların
ülkemiz içindeki yaşam koşullarından bağımsız olarak elde ettikleri
konumları, seslerini duyurma ortamları, yazmaları, konuşmaları vs. ama
içerden ama dışardan koruma altına alınmış durumda. Türkiye’deki yeni
birey olma normlarını inşa etme ve fikirsel özerklik imajı yaratma
aktörleri olarak çok meşguller. Türkiye’nin organik aydınları 3-4 yılda
bir öldürülüyormuş ne gam... Zaten organik aydınların onlara göre varlığı
da sakıncalı. Türkiye’de 80’lerde başlayan ilk dalgada aydınlar yeni
ekonomik modelin ve askeri darbenin dağıttıklarının düzenlenmesi
hedefine yönlenirlerken, ikinci dalgada bir AB üyeliği hedefi ile insan
hakları, eşitlik, yenileşme, sivil toplum gibi amaçlar için dışardan gelen
fonları, vakıf yardımlarını alma yarışına girdiler. Üçüncü dalgada ise,
Türkiye’yi demokratikleş(tir)me çalışmaları içinde mevcut siyasi iradenin
yanında yer aldılar. Necip Hablemitoğlu ikinci dalganın tepe noktası
yaptığı günlerde öldürüldü. Bu ilginç yeni aydın modeli ile doku
uyuşmazlığına yol açabilecek diğerlerinin de sonları böylece hazırlanmış
oldu. Kimi öldürüldü, kimi tehdit edilerek korkutulup susturuldu, kimisi
de işlerini kaybetme korkusu ile yazmayı ve konuşmayı bıraktılar.
Peki şimdi ne olacak ? Kaybedecek bir canı olanlar için sorun
yok. Şu günlerde olup bitenler karşısında gerçekte düşünmesi gerekenlerin,
bu noktaya gelişimizde katkıda bulunanlar olduğunu düşünüyorum. Artık
onlar için bile yaşam alanları Türkiye’de giderek daralmaktadır.
|