![]() |
![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
|
|
Doğru Gençlik'ten, Türkiye Kemalistler Teşkilatı 'na Cevap!.. | Kategori: M. Kemal Atatürk Yazılma: 29.04.2007 | Okunma: 14781479 | Yorumlanma: 0 Kemal İnanç Işıklar veTürkiye Kemalistler Teşkilatı'nın karalama girişimlerine cevap... " 06.01.2007 Tarihli Basın Açıklaması ve Bilgilendirme... " | | devamını gizle..
www.hablemitoglu2002.cjb.net ana sayfasında "Önemli Duyuru" başlığıyla sunulan; http://www.neciphablemitoglu.com/turkiye%20kemalistler%20teskilati%20ve%20kemal%20inanc%20isiklara%20cevap.html kaynaklı açıklamanın tam metni... *** Yaklaşık; bir buçuk ay kadar önce bir sitede bir şahıs tarafından başlatılan bu girişimlere uzlaşmacı ve ılımlı bir yaklaşım sergilesende; faaliyetlerin ısrarla gündemde tutulmaya çalışılması üzerine havada bırakılan barış elimizin masaya vurulmasının vakti gelmiştir.
***
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Türkiye'deki Alman Vakıfları Raporu (II) | Kategori: Alman Vakıfları Yazılma: 13.12.2006 | Okunma: 18671868 | Yorumlanma: 2 Ulusuna ve tarihine layık olmayan ya da ‘etki ajanı’ konumundaki kimi politikacıların, kimi istihbaratçıların, kimi medya mensuplarının, kimi akademisyenlerin, kimi tarikat şeyhlerinin, kimi iş adamlarının varlığı, Türk Devleti’nin söz konusu küreselleşmeci NGO’lar karşısında sadece seyirci konumuna gelmesine neden olmuştur ve olmaktadır. | | devamını gizle..
Bütün bu olumsuz gelişmelere karşı Türk Devleti ne yapmaktadır? Ulusuna ve tarihine layık olmayan ya da ‘etki ajanı’ konumundaki kimi politikacıların, kimi istihbaratçıların, kimi medya mensuplarının, kimi akademisyenlerin, kimi tarikat şeyhlerinin, kimi iş adamlarının varlığı, Türk Devleti’nin söz konusu küreselleşmeci NGO’lar karşısında sadece seyirci konumuna gelmesine neden olmuştur ve olmaktadır. Tipik bir örnek olmak üzere, Başbakanlığa bağlı olarak kurulan İnsan Hakları Üst Kurulu’nun küreselleşmeci benzerlerinden farklı hiçbir fonksiyonu bulunmamaktadır. Ekonomik önlemler için hükümet, milyonlarca üyesi olan ulusal nitelikli sivil toplum kuruluşları yerine, sıradan bir dernek statüsündeki TÜSİAD’dan öncelikle görüş alırken, eleştirilerinin gereğini de anında yerine getirmektedir. Kısaca, Türk Devleti, kendini savunma mekanizmasını çalıştıramadığından, kendi NGO’larını da kuramamaktadır. Özellikle kurulan devlet kaynaklı vakıfların, kamu çıkarları yerine, kimi devlet bürokratlarına hareket –daha doğrusu harcama– esnekliği ve serbestisi sağlaması, uluslararası literatürde GONGO olarak nitelendirilen “Governmental NGOöların artışına yol açmaktadır 1. Tapu-Kadastro, Adalet, Polis, MEB, Üniversiteler başta olmak üzere hemen hemen tüm kamu kurum ve kuruluşlarının katrilyonlara hükmeden GONGO’ları, kamu kaynaklarından ve halkın sırtından haksız kazanç sağlamaya devam etmektedir. Sorun sadece bu kadarla kalsa yine kabul edilebilir boyutlarda. Daha kötüsü, sırf kamu kaynaklarını hortumlamak amacı ile kurulan yüzlerce NGO’ya en tipik örnek, vakıf üniversiteleridir. Devlet malına vakıf olunamayacağına ilişkin tarihsel ilkeye rağmen, kurulan vakıf üniversiteleri, kimi sermaye sahiplerine ya da cemaat şeyhlerine, reklâmın yanında, yüz binlerce metrekarelik bedava arsa, hatta boğaz manzaralı orman arazisi, vergi indirimleri, cari harcamaların % 45’ine varan ölçülerde devlet desteği de sağlamaktadır. Harcama faturaları biraz şişirildiğinde, vakıf üniversitelerinin neredeyse cari harcamalarının tamamı devlete yükletilirken, zaten maddi olanaksızlıklar içinde kıvranan devlet üniversitelerine bütçe içinde ayrılan pay da giderek azalmaktadır. Özetle söylemek gerekirse, Türk Devleti’nin ne küreselleşmeci NGO’lara, ne kendi GONGO’larına ve ne de halk deyimi ile ‘hortumcu’ NGO’lara karşı belirlenmiş bir politikası bulunmaktadır. Bu acizlik görüntüsü, 21-22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi’nde ilk maddede yer alan aşağıdaki yargıyı hatırlara getiriyor: “...hükûmet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor. 2. TÜRKİYE’ DEKİ ALMAN VAKIFLARININ GENEL KARAKTERİSTİĞİ ABD’nin hedef ülkelerdeki küreselleşmeci NGO’lara dolaylı parasal destek için, NED (Demokrasi Milli Fonu) üzerinden Cumhuriyetçi Parti’ye bağlı IRI (Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü) ve Demokrat Partiye bağlı NDI (Ulusal Demokrasi Enstitüsü) ağırlıkta olmak üzere, CIPE (Uluslararası Özel Girişimciler Merkezi), ACILS (Amerikan Uluslararası İşçi Dayanışması Merkezi), Hoover Enstitüsü gibi merkezlere sahip olduğu biliniyor. NED, ABD Kongresi denetiminde oluşturulmuş resmi bir para fonu olduğundan, harcamalarının gizliliği bulunmuyor. Bu fona sadece Federal Bütçe’den kaynak aktarılmıyor, ilâveten uluslararası şirketler ve stratejik müttefik ülkeler de destek sağlıyor. Dolayısıyla, Türkiye dahil hangi üçüncü dünya ülkesinin hangi işbirlikçi NGO’su bu merkezlerden hangi miktarda nakit yardım almış, internete yüklenmiş resmi kaynaklardan kolaylıkla öğreniliyor 3. AB ülkelerinin de aynı amaçlı “birinci sınıfö NGO’ları bulunuyor; ancak Türkiye’ye baktığımızda, en etkin Avrupalı NGO’lar arasında, özellikle Almanların başı çektikleri gözlemleniyor. Türkiye’de faaliyet gösteren Alman Kültür Merkezleri’nin yanı sıra, Beyrut merkezli “Morgenlaendische Gesellschaftöa bağlı Orient Institut’un İstanbul Şubesi ve Goethe Enstitüsü, Alman NGO’larının Türkiye’deki ilk sıçrama noktaları olarak kabul ediliyor. Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat Servisi BND’nin kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçe’den karşılanan ‘taşeron’ NGO’lardır. İşin ilginç tarafı, hemen her vakıf, -aşırı sağcı CSU ve solcu PDS dışında- rejime entegre sorunu olmayan mevcut siyasal partilerin birer yan kuruluşudur. Örneğin, Almanya’nın en büyük partilerinden biri olan Hıristiyan Demokratik Birliği-CDU, Konrad Adenauer Vakfı’na, Yeşiller ise Heinrich Böll Vakfı’na sahiptir. Aynı şekilde, Sosyal Demokrat Partisi-SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı, Hür Demokrat Parti-FDP’nin Friedrich Naumann Vakfı da aynı statü içindeki vakıflar arasında yer almaktadır. Alman Parlamentosu’nda grubu bulunan partilerin bünyesi içindeki bu vakıfların tamamı, iktidar-muhalefet ayrımı yapılmaksızın Federal Hükümetin “Politik Eğitim Fonuöndan finanse edilmektedir. Bu vakıfların yurtdışı faaliyet giderleri de tamamıyla Federal Hükümet tarafından karşılanmaktadır. Resmen Alman Hükümeti’nden yardım alan söz konusu vakıflar, dış ülkelere “Hükümet dışı Sivil Toplum Örgütleriö yani NGO olarak takdim edilmektedir. İşte bu vakıflar, 1984’ten itibaren Türkiye’ye gelerek ve de yasal boşluklardan yararlanarak, her biri birer “taşeronun taşeronuö yasal Türk NGO’sunun tabelası ardında faaliyetlerini sürdürmektedirler. Söz konusu Alman vakıflarının yıkıcı-bölücü ve de espiyonaj faaliyetlerine karşı ilk kez Türk kamuoyunu bilgilendirerek uyaran Türkiye’nin tek Doğu bilimcisi Tamer Bacınoğlu, söz konusu vakıflarla ilgili şu çok önemli değerlendirmeyi yapmaktadır: “... Alman parti vakıfları, devlet finansmanlı çok özel NGO’lardır ve Alman dış politikasının önemli bir aracı durumuna gelmişlerdir. Alman Dışişleri Bakanlığı’nın ... yayınında, ülkelerin içişlerine sorun yaratmadan karışabilmek için ne tür ‘kamuflaj projeleri’ kullanabileceği üzerine bir dizi ‘pratik örnek’ verilmektedir. ‘Politik Vakıflar’ın bu bağlamda ‘diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları’ en yetkili ağızlardan itiraf edilmektedir. Ankara ve İstanbul’da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur: Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizm’in iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükûmet sorunu değil, ‘yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti’ olduğunu kanıtlamayı amaçlar. Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: A- ‘Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak’ ve buna paralel olarak ‘kürtçü gruplar’ ile Almanya arasında köprü kurmak. B- ‘Toplumun değişik katmanları ile siyasal islâmcıları bir araya getirmek’ ve buna paralel olarak islâmcılar ile Alman devleti arasında köprü kurmak. C- ‘Alevilerin aşırı islâma karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak’. İkinci maddedeki etkinlikler, ‘Türkiye’de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak’ amacıyla Almanya’da adı var, kendi yok ‘federal sistem’i Türkiye’ye tanıtmayı hedefler. FDP’nin Friedrich Naumann Vakfı, ‘federalizmi tanıtma’ çabalarını genelde Batı Anadolu’da yürütürken, Yeşillerin Heinrich Böll Vakfı ‘federal yönetimin nimetleri’ni Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir. Yeşiller’in bu vakfı şu sıralar, Türkiye’nin etnik çetelesini tutmakla meşgul ve hem Alman Dışişleri Bakanı ile hem de aynı bakanlığa bağlı Alman resmi ‘araştırma’ enstitüleri ile ortak çalışmakta. SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı da, daha ‘global’ bir yaklaşımla ‘Türkiye’de sivil toplum kurulabilmesi’ için çaba gösterirken, daha çok ‘ekonomi ağırlıklı diyalog arayışında olduğu izlenimini vermek istiyor. Türkiye’de ‘İslâm’ı demokrasiyle barıştırmak’ yolunda en kapsamlı projeler ise CDU’nun Konrad Adenauer Vakfı’nca yaşama geçiriliyor. Vakıf ajandasının üçüncü maddesi, ‘yerli köprübaşları oluşturmayı’ öngörür. Almanya’ya davet edilen Türk akademisyenleri, aydınlar, burs verilen doktora öğrencileri, vakıf şubelerine alınan Türk elemanlar için ödenen Alman ‘kalkındırma yardımı’, bazı duyumlara göre yıldan yıla katlanarak artırılmaktadır. Etkinlik alanlarının farklılığı, parti programlarının farklılığından değil, aralarındaki görev dağılımından kaynaklanır.... Almanya kökenli vakıflar, ‘biz NGO’yuz’ diyor. Ancak ‘sivil toplum’, ‘küresel ekonomi’ ve ‘insan hakları’ için uğraşı verdiklerini iddia ederken, ‘Türk devletinin varlığı sorundur, Türk ulusu uyduruk bir yapıdır’ da diyebiliyorlar. Hepsi de ‘dost ve müttefik Almanya’ hesabına çalışıyor. Söylev’deki ‘Her tarafta ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette...ö sözlerini hep anımsamalıyızö 4. Federal Alman İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Aralık 2000’de yayınlanan “Yeni Türkiye Konseptiö, Alman vakıflarına, rutin faaliyetlerinin yanında –özellikle espiyonaj ağırlıklı- yeni görevler yüklemektedir: “Köylülerde çevre bilincini geliştirmek; köylü kadınları politikaya duyarlı hale getirmek; sistem karşıtı eleştirel ve alternatif medyacılığı teşvik; çevre düşmanı yatırımlara özellikle turizm bölgelerinde gereksiz endüstri tesislerine, otoyollara ve baraj inşaatlarına karşı sivil itaatsizlik eylemleri organize etmek vs. vs.ö DİPNOTLARI 1) Gönüllü kuruluşların (NGO’ların) kazandıkları prestij, sahip oldukları cazibe, bürokrasinin katı kurallarından uzak olan esneklik ve hareket kabiliyeti, zaman zaman hükümetleri, daha doğrusu kamu otoritesini de NGO’lar kurmaya yöneltiyor. Bunlara, yine İngilizce’de, azıcık şaka yollu, “Governmental Non-governmental Organizationö veya “Governmental NGOö, daha da kısaltılarak “GONGOö deniyor. GONGO’lar; gönüllü kuruluş kavramını, dernek ve vakıf kavramını zedeleyen, zaman zaman belli ölçüde kamu gücünün devredildiği, ama; bürokratik kurallara uymadan at oynatılan kuruluşlardır. Bkz. “Gongoları Ayıklayalımö, Çevre, 86, Mart 2001, s. 1. 2) Ayrıntılı bilgi için bkz. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara, 1961, s. 22-23; Tayyib Gökbilgin; Milli Mücadele Başlarken, Ankara, 1959, s. 146-148. “Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 2001-2005öde mevzuat ve uygulamadaki boşluklara dikkat çekilmektedir: “(1972) Özellikle uluslararası bağışçıların ve teknik yardım sağlayanların, yardımlarını belirli şartlara bağlamaları, idari kontrol sağlama ve yönlendirme gayretleri Sivil Toplum Organizasyonlarının inisiyatif kullanmalarını etkileyebilmektedir. Bu durum, ülke çıkarlarının gözetilmesi ve milli politikaların gösterdiği hedefler doğrultusunda faaliyette bulunmalarının sağlanması açısından STO’ların demokratik bir şekilde yapılanmalarını, idari ve mali açıdan şeffaf olmalarını gerektirmektedir (1974). Ulusal ve uluslararası kaynakların harekete geçirilerek kalkınma çabalarının güçlendirilmesi amacıyla, STO’ların milli politika hedefleri istikametinde faaliyet göstermeleri sağlanacaktır (1978). STO’ların katkı yaptıkları kesimlere, kendi üyelerine ve devlete yönelik olarak demokratik, şeffaf ve sorumlu bir çerçevede faaliyetlerini sürdürmesi sağlanacaktır (1979). Sivil Toplum Organizasyonlarıyla ilgili gerekli yasal düzenlemeler yapılacaktırö (s. 203). 3) CIA bağlantılı merkezlerden sadece NED’den “proje bedeliö adı altında para alan Türk STK’larından TESEV, TÜSES, TUSİAD, Ka-Der, Türk Parlamenterler Birliği, TESAV, Türk Demokrasi Vakfı en tanınmışları. El altından verilen yardımların(!) kanıtlanması mümkün olmamakla birlikte, resmen verilenler bellidir. Örneğin, Doğu Ergil’in TOSAV’ına Türk-Kürt sorunu çözüm çalışmaları için 92.000 ABD doları ile 6250 pound, Gökhan Çapoğlu’nun ANSAV’ına parti örgütlenmesi için 189.604 dolar, Stratejik Araştırmalar Vakfı’na 190.193 dolar, Bülent Akarcalı’nın Türk Demokrasi Vakfı’na 106.100 dolar, Liberal Düşünce Topluluğu’na 111.500 dolar, Türk Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’na 1.111.000 dolar vd. IRI’den “proje bedeliö alanlar arasında ise ARI Grubu 278.500 dolar ile dikkat çekmektedir. NDI’nin diğer Türk STK’larına verdiği 824.900 doların yanı sıra, Yeni FORUM Dergisine verilen bedel 150.000 dolar ve ayrıca 11.766 dolar, vs. vs. Söz konusu merkezler hakkında derli toplu bilgi için bkz. Mustafa Yıldırım, “Şifre Çözücü: Project Democracy 1ö, Müdafaa-i Hukuk, 32: Mart-Nisan 2001, s. 23-39; 33: Mayıs 2001 s. 39-56; Attila İlhan, “Çok Veren Maldan mı?ö, Cumhuriyet, 26.1.2001. Ve de bu yardım (!) merkezlerinin internetteki web sayfaları. 4) “Ülkemizdeki Alman vakıflarının programını en özlü ifade eden kişi sanırım Steinbach’dır. 15 Eylül 1998 günü Katolik Kilisesi’ne bağlı Lingen Akademisi’nin çağrısı üzerine verdiği ‘İslâm’ın Avrupa İçin Önemi’ konferansında şöyle demiştir: ‘Sorun, Atatürk’ün bir Paşa fermanıyla yarattığı yapay bir ürün Türk devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını, Türkiye’de yaşayan Kürt/Türk, Müslüman/Laik, Alevi/Devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri şu güne kadar neden yok etmediler, bilinemez...’ Alman devletinin finanse ettiği Steinbach’ın enstitüsünün Türkiye’de bağlantısı olmadığı Alman vakfı ya da ‘araştırma kurumu’ yoktur. Örneğin, Steinbach’ın elemanlarından ‘Alevilik ve Kürtlük uzmanı’ Heidi Wedel, hem SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı ile yakın ilişkidedir, hem de Amnesty International adına Türkiye raporları hazırlar. Alman Doğu Enstitüsü’nün İstanbul şubesi bünyesinde ‘Gazi Mahallesi Araştırması’nı da yapmıştır. Bu enstitü, Türkiye’de çalışan tüm Alman vakıflarına ‘bilimsel’ yol göstericilik görevini üstlenmiştirö. Geniş bilgi için bkz. Tamer Bacınoğlu, “Türkiye’de Alman Vakıflarının Marifetleriö, Cumhuriyet, 6 Temmuz 1999. 5) “Konseptin mesajı açık: ‘Lider sultası altındaki partilerle Türkiye’de sivil toplum inşa edilemez. Örgütlenme tabandan başlatılmalı; yerel düzlemde örgütlenmelere gidilmeli, özellikle köylü hareketlerine öncelik tanınmalıdır. Türk halkı bu konularda tecrübesiz olduğu için, Alman NGO’lar teorik, parasal ve lojistik yardım sunmalıdırlarö: Argun Erbay, “Alman NGO’larının 2001 Türkiye Programı | | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Türkiye'deki Alman Vakıfları Raporu (I) | Kategori: Alman Vakıfları Yazılma: 13.12.2006 | Okunma: 22312232 | Yorumlanma: 0 Almanya’daki Türkleri biliriz de, Türkiye’deki Almanları bilenimiz var mıdır? | | devamını gizle..
Almanya’daki Türkleri biliriz de, Türkiye’deki Almanları bilenimiz var mıdır? Kastedilen, Almanya’daki 2,5 milyon Türk vatandaşına karşılık Türkiye’de yaşayan –çoğu emekli- yaklaşık 100.000 Alman değildir: Türkiye’de her türlü etnik, dinsel-mezhepsel ajitasyon faaliyeti gerçekleştiren; toplumsal-siyasal-ekonomik ve hatta genetik alanlarda hazırlattığı projelerle her türlü espiyonaj faaliyeti sürdüren; yerel basında, yerel yönetimlerde, üniversitelerde, sendikalarda, kamu kurum ve kuruluşlarında, kısaca stratejik öneme sahip birimlerde “etki ajanıö ve “Alman sempatizanıö yetiştiren; şeriatçı yapılanmalardan çevreci örgütlere, bölücü yapılanmalardan terör örgütlerine, yasal derneklerden siyasal partilere uzanan çizgide Türkiye’ye, Atatürk ilke ve devrimleri ile Cumhuriyet’in tüm değerlerine karşı olan, ulus-devletin parçalanmasını isteyen tüm rejim karşıtlarına lojistik destek vererek bu ülkeyi alttan oyan –deyim uygunsa– bir avuç Alman istihbaratçısıdır. Türkiye’de istihbarat kuruluşları, Almanya’nın Türkiye içindeki “Beşinci Kolö faaliyetlerinin farkında mıdırlar? Elbette ki evet!.. Ne var ki, klasik bürokrat uzlaşmacılık anlayışı, “bu iş benim boyumu aşarö mantığı, siyasal baskılar, siyasal erke haklı güvensizlik, mevcut istihbarat kuruluşları arasında mevcut olumsuz rekabet ve koordinasyonsuzluk gibi nedenlerle önlem alınamamaktadır. Önlemden vazgeçtik, kamuoyu bilgilendirilememektedir. Bu acizlikte, hiç şüphesiz söz konusu istihbarat kuruluşlarımız içindeki şeriatçı ve de etnik görüntülü kadrolaşmaların payını da yadsımamak gerekmektedir 1. Türkiye’deki Alman “ Derin Devleti’nin temsilcileri, gerçekte Alman Dış İstihbarat Servisi olan “Bundesnachrichtendienstö (BND) mensubu olup, bir kısmı diplomatik dokunulmazlık kapsamında, bir kısmı gazeteci, akademisyen (arkeolog, dilbilimci, Türkolog, siyaset bilimci, çevre bilimci, ekonomist, sosyolog, etnolog ve ilahiyatçı ağırlıklı), serbest araştırmacı, sendikacı kimliğinde ve diğerleri de vakıf temsilcisi olarak kesintisiz faaliyet göstermektedirler2. Bu araştırmanın konusunu, sadece Alman vakıfçıları oluşturmaktadır3. Alman istihbaratçılarının Türkiye’de vakıf temsilcisi statüsünde de olsa görev yapmalarına, vakıflar mevzuatı olanak tanımamaktadır4. Buna rağmen, Türkiye’deki Sivil Toplum Örgütleri (NGO) olgusunu çok iyi kullanan, zaafları ve mevzuat açıklarını çok iyi değerlendiren Alman istihbaratçıları, Türkiye’yi tanımakla işe başlayıp, kısa sürede hemen her alanda Türkiye’yi yönlendirecek aşamalara gelmişlerdir. Ama önce, emperyalizmin hedefi konumundaki ulus-devletlerde ve bu kapsamda Türkiye’de mevcut işbirlikçi NGO’lara yüklenen misyonların iyi anlaşılması gerekmektedir. TÜRKİYE’ DEKİ KÜRESELLEŞMECİ YA DA İŞBİRLİKÇİ NGO’LAR Küreselleşme sürecinde, uluslararası sermayenin serbest dolaşımının önünde en büyük engel oluşturan ulus-devletlerin zayıflatılması ve mümkünse yıkılması doğrultusunda ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkeler ile AB, NGO’lara (Non-Governmental Organizations) yani hükûmet dışı sivil toplum örgütlerine aşağıdaki görev ve sorumlulukları öngörmektedirler: “Yerel kültürlerin yaşatılması kapsamında alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılması ve etnik karşıtlıkların belirginleştirilmesi; misyoner faaliyetlerine karşı toplumsal reaksiyonu törpüleyecek sürecin başlatılması ve geliştirilmesi; dinsel özgürlükler kapsamında dinler arası diyalog ve hoşgörü sürecinin başlatılarak, tarikat-cemaat ve benzeri yapılanmalarla birlikte farklı hukukların yaşama geçirilmesi ile eğitim ve öğretim birliğine son veren girişimlerin desteklenmesi; hükümet politikalarını ve kamuoyunu önemli ölçüde yönlendirme gücüne sahip siyasal partilerin, meslek odalarının, medya kuruluşlarının, sendikaların, birliklerin, vakıfların, derneklerin, tarikat ve cemaatlerin ve de illegal örgütlerin, rejim ve devlet aleyhine -farklı siyasal kamplarda yer alsalar da- asgari müştereklerde buluşturulması ve kullanılması; demokratik kitle örgütlerinin süratle NGO’laştırılması ve “sivil itaatsizlikö çağrıları ile kitlelerde kamu düzeni-devlet otoritesi aleyhine başkaldırı refleksinin oluşturulması; “sivil denetimö stratejisi ile devlet kurum ve kuruluşlarının denetlenmesi ve hedeflenen gizli bilgilere doğrudan ulaşılması; bağlı NGO’ların baskı grubu olarak kullanılmasıyla hükümetlerin siyasal, toplumsal, kültürel, hukuksal ve de ekonomik politikalarının doğrudan ve dolaylı etkilenmesi; resmi ideoloji-sivil ideoloji ayrımı ile mevcut sistemden hoşnut olmayan, ezildiğine, sömürüldüğüne inanan kitlelerin toplumsal dayanışma bağlamında yönlendirilmesi ve resmi ideolojiyi temsil eden tüm kurum ve kuruluşlara, değerlere ve de resmi politikalara düşmanlaştırılması; yerel yönetimlerin ön plana çıkarılarak merkezi yönetimin giderek zayıflatılması; “global vatandaşlıkö kavramı ile “etki ajanlığınınö özdeşleştirilmesi, hedef ülkedeki etki ajanlığı potansiyelinin geliştirilip güçlendirilmesi vs. vs.ö. Küreselleşmeci NGO’ları, ulusal düzeydeki demokratik kitle örgütlerinden ayıran en önemli kriterler ise şöyle belirlenmektedir: Küreselleşmeci NGO’lar, hiçbir şekilde hükümetten yani resmi makamlardan yardım almayacaklardır. Bu bağlayıcı özellik, onların devlet tarafından teslim alınmalarının ve de kullanılmalarının önüne geçecektir. Ancak, aynı NGO’ların dış ülkelerden yardım almalarında ve yönlendirilmelerinde-kullanılmalarında ise hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle, yasal demokratik kitle örgütleri (dernekler, vakıflar, meslek odaları ve birlikleri, sendikalar vd.) ne kadar ulusal görüntüye ve niteliğe sahiplerse, küreselleşmeci NGO’lar da o ölçüde ulusallık karşıtı-işbirlikçi (agent) görüntü ve niteliğe sahiptirler. Diğer taraftan, küreselleşmeci NGO’lar için, gelir dağılımındaki adaletsizlikler, ülke ekonomisinin gelişmesi, üretimde ve işgücünde verimlilik, işçi-memur-köylü-öğrenci-esnaf-kadın hakları, sendikal mücadele, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği, bilimsel etkinlikler, sömürü, sömürgeler gibi konu ve kavramlar pratikte hiçbir anlam ve değer ifade etmemektedir. Buna karşılık, küreselleşmeci NGO’ların kayıtsız şartsız savundukları iki temel özgürlük vardır: Dinsel özgürlükler (mezhep, tarikat, cemaat ve hatta yasadışı radikal dinci yapılanmalar arasındaki farklılıkları derinleştirme, kışkırtma) ve de etnik parçalama-parçalanma özgürlüğü. Laik hukuk sisteminin çökmesiyle ya da alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılmasıyla ortaya çıkacak iç savaş ve bu iç savaşta ortadan kalkacak olan başta yaşama hakkı olmak üzere yok olacak temel insan hak ve özgürlüklerinin hesabı hiç önemli değildir. Örneğin, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde yaşanan etnik temizlik operasyonlarında öldürülen, tecavüz edilen, işkence gören kadınların, çocukların envanterini çıkaran, haklarını arayan ve sorumluların gerçekten izini süren kaç küreselleşmeci NGO vardır globalleştiği söylenen dünyada? Keza, Irak, Çeçenistan, Kosova ve Afganistan gibi ülkelerdeki yansımaları izleyen ve kamuoyunu bilgilendiren, gerçekten takipçi küreselleşmeci NGO’lardan söz edebiliyor muyuz? Kuzey Irak deneyimi göstermiştir ki, “insani yardımö amaçlı yüzü aşkın NGO’nun neredeyse tamamı, ABD, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerin istihbarat servislerinin tamamlayıcı ve kamufle edici unsuru olarak görev üstlenmişler; bu servislere ajan peşmerge devşirmişlerdir5. Bu bağlamda bölgeye en ciddi insani yardım, NGO’lar arasında adı bile geçmeyen Türk “Kızılayı’ndanö gelmiştir. Bunca yaşananlar ortadayken, küreselleşmeci NGO’lar, eylem yerine, “insan hakları ve özgürlükleriö söylemlerini yeğlemektedirler. Kimlere karşı? Sadece kendi devletine ya da diğer ezilen devletlere karşı, tabii kendilerini yöneten-yönlendiren emperyalist devletin ya da devletlerin verdikleri izin ölçüsünde!.. Çelişkiler sadece bu kadar mı?!. Elbette ki hayır!.. Tıpkı, örgüt içi demokrasinin (seçimle işbaşına gelmek, kaydıhayat şartıyla yönetimde kalmamak, görev ve sorumlulukları paylaşmak, kişisel çıkar sağlamamak vb.) olmadığı yapılanmaların NGO kabul edilemeyeceğine ilişkin genel tanım ve tutuma rağmen, tarikat ve cemaatlerin bir nevi NGO olarak (Sivil Toplum Cemaatleri) tanınmaya zorlanması gibi. Küreselleşmeci NGO’lar, dinsel mürit-militanlığın ya da etnik faşizmin yol açacağı sorunları değerlendirmek yerine, “işkenceye hayırö, “düşünceye özgürlükö gibi temelde tüm insanların katılacakları sloganları, sadece hedef hükümetleri köşeye sıkıştırma aracı olarak kullanmaktadırlar. Örnek mi?!. Türkiye başta olmak üzere tüm hedef ülkelerde, küreselleşmeci-işbirlikçi NGO’lar, haftalık-aylık ve yıllık insan hakları raporları hazırlayıp bunu kendi ülkesini küçük düşürecek, aşağılayacak, şikâyet edecek biçimde yayınlamaktadırlar. Bu raporların sunumu, yönetilip yönlendirildikleri ülkelerin dışişleri bakanlıklarınadır. Bu bağlamda, Türkiye’deki İnsan Hakları Derneği’nin ya da Mazlum-Der’in ya da Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın, ABD, Almanya ya da AB ülkelerindeki insan hakları ihlâllerine ilişkin rapor hazırlamaları kesinlikle söz konusu değildir. Daha açık ifadeyle, insan hakları ve özgürlüklerine ilişkin konular, küreselleşmeci NGO’larla kendilerini yöneten-yönlendiren, para aldıkları yabancı devletlerin “müdahale-baskı-şantajö aracı olduğu için sürekli gündemde tutulmaktadır, yoksa samimi oldukları için değil. Tüm bu fonksiyonları ile küreselleşmeci NGO’lar, kendilerini yöneten-yönlendiren ülke silahlı kuvvetlerinin, casuslarının yapamayacakları tüm alanlarda hizmet sunmaya, dolayısıyla da kendi devletine yönelik çok yönlü vatana ihanet suçunu –hem de alenen– işlemeye devam etmektedirler. Satın alınmanın adı, “proje bedeliö olmuştur. Buna karşılık, Türkiye dahil hedef ülkeler, küreselleşmeci NGO’lara karşı yasal önlemleri alamaz konuma getirilmişlerdir. Örneğin, ilgili devlet ya da hükûmet başkanlarının ve parlamenter heyetlerinin Türkiye’ye ziyaretlerinde, söz konusu küreselleşmeci NGO’ların yöneticileri ile görüşmeleri rutin kabul edilmekte ve gezi programının üst sıralarında yer almaktadır 6. Bu olgu, söz konusu NGO’lara bir nevi itibar kazandırmakta ve örtülü dokunulmazlık sağlamaktadır. DİPNOTLARI Türk istihbarat birimleri arasında yıllardır var olduğu bilinen “Çerkezciö, “Gürcücüö, “Arnavutçuö vb. kadrolaşma hareketi, 12 Eylül 1980 sonrasında Fethullahçılar’ın ve Nakşibendiler’in de devreye girmesiyle daha da sakil bir çeşitlilik kazanmıştır. Son polis eyleminde atılan sloganlar, İstanbul Emniyet Müdürü ve Valisi arasında yaşanan gerginlikle ortaya çıkan belgeler, bu olgunun hâlâ var olduğunu ortaya koyan somut gelişmelerdir. Tipik ve güncel bir örnek olmak üzere bkz. Zübeyr Kındıra, Fethullah’ın Copları (İstanbul: Su Yayını, 2000). Türkiye’de yürütülen Alman ve ABD orijinli espiyonaj faaliyetlerinin üzerine gidilmemesi de, istihbarat birimlerindeki bu etnik ve dinsel zafiyetin bir sonucudur. Görünen acizliğin sorumluluk almama, inisiyatif kullanmama boyutu ayrı bir araştırma konusudur. Almanya'nın birbirleriyle koordinasyonlu biçimde faaliyet gösteren, genel emniyet hizmet sınıfından ayrı üç grupta kümelenen farklı istihbarat örgütleri bulunmaktadır: Başbakanlığa bağlı Federal İstihbarat Servisi (Bundesnachrichtendienst-BND); İçişleri Bakanlığı'na bağlı Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı (Bundesamt für Verfassungsschutz-BfV) ile 16 ayrı Anayasayı Koruma Eyalet Teşkilâtı (Landesamt für Verfassungsschutz-LfV) ve ayrıca Enformasyon Teknolojisi Güvenliği Federal Teşkilâtı (Bundesamt für Sicherheit in der Informationstechnik-BSI); Savunma Bakanlığı'na bağlı Federal Silâhlı Kuvvetler İstihbarat Teşkilâtı (Amt für Nachrichtenwesen der Bundeswehr-ANBw), Federal Silahlı Kuvvetler Radyo İzleme Teşkilâtı (Amt für Fernmeldwesen Bundeswehr-AFMBw), Askeri Güvenlik Servisi (Militaerischer Abschirmdienst-MAD). Federal Hükûmetçe yayınlanan 27.6.1973 tarihli İşbirliği Tüzüğü ile tüm bu örgütlerin işbirliği esasları belirlenmiş olup, bir de yetkili koordinatörlük tesis edilmiştir. Almanya'nın Federal İstihbarat Servisi olan BND (Bundesnachrichtendienst), doğrudan Başbakanlık’a bağlıdır ve Almanya dışı Espiyonaj, K/Espiyonaj faaliyetlerini yürütmekle yükümlüdür. BND, Almanya'nın dış ülkelerdeki güç ve imajı ile doğru orantılı kadroya, ekipmana ve bütçeye sahip prestijli bir istihbarat servisidir. II. Dünya Savaşı sonrasında C.I.A. tarafından yeniden yapılandırılan BND, özellikle Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya'ya karşı faaliyet gösterdiği "Soğuk Savaş" döneminde, 7.600 personele sahip, anti-komünist karakterde ancak Almanya'nın kısmen müttefik işgali altında bulunması nedeniyle bağımlı bir statüye sahiptir. A.B.D. tarafından Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı üyelerine yönelik espiyonaj-ajitasyon-propaganda amacıyla Alman topraklarında konuşlandırılan "Hür Avrupa Radyosu", "Özgürlük Radyosu", "Sovyetler Birliği'ni Öğrenme Enstitüsü" gibi kuruluşlar, BND için deneyim kazanılan "staj yeri" olarak önem taşımıştır. Bugün, çok iyi yetişmiş 6.300 kadrolu personele ve mükemmel ötesi teknolojik olanaklara sahip bulunmaktadır. 2000'li yıllarda personel sayısını 4.500'e çekmeyi planlayan BND'nin Almanya dışında 1500 kadrolu personeli mevcuttur. Personelinin yaklaşık 1/10'unu askeri istihbaratçılar oluşturmaktadır (askeri haber alma, izleme, ANBw-AFMBw ve MAD ile koordinasyonu sağlamak üzere). Toplam kadrolu personelinin yarısına yakın sözleşmeli personel de çalıştıran BND'nin merkezi Münih - Pullach'tadır. Batılı istihbarat servislerinin yanı sıra ve onlardan farklı olarak, İran, Irak, Libya ve Çin Halk Cumhuriyeti istihbarat servisleri ile de ikili istihbarat antlaşmalarına (eğitim ve bilgi değişimi dahil) taraf olarak büyük güç ve etkinlik kazanan BND, dünyanın hemen her tarafındaki istasyonlarından online olarak gelen durum raporlarını, değerlendirme ile birlikte, GÜNDE 2 KEZ, Başbakanlık, Dışişleri, İçişleri ve diğer ilgili departmanlara iletmekle yükümlüdür. BND, Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar, gerek bu ülkede ve gerekse Doğu Almanya'da, Romanya'da, Yugoslavya'da, Polonya'da, Türkiye'de ağırlıklı espiyonaj faaliyetleri gösterirken; Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra faaliyetlerini globalleştirmiştir. Ancak, bölgesel faaliyetlere de özel bir önem verilmiştir. Doğu Almanya'nın koparılması ve iki Almanya'nın birleştirilmesi; Slovenya'nın ve Hırvatistan'ın bağımsızlığını ilân etmesi; Arnavutluk, Bosna ve Kosova'daki gelişmeler, Türkiye’deki etnik ve dinsel ayrılıkların derinleştirilmesi, BND'nin rüştünü ispat ettiği bölgesel faaliyetler kapsamındadır. BND, ayrıca, Belçika sınırındaki Hoefen'de çok iyi kamufle edilmiş bir telekomünikasyon istasyonu çalıştırmaktadır. Ayrıca, telekomünikasyon istatistikleri için özel bir birim oluşturmuştur. BND'nin toplanan tüm verileri kaydettiği yüksek kapasiteli ve çok gelişmiş bir bilgisayar sistemi bulunmaktadır. BND, müttefiki olmasına rağmen, A.B.D'yi ve tüm Atlantik ötesini izleyen güçlü bir istasyonu, Schleswig-Holstein'in batı kıyısında tesis ile işletmektedir. Bu tesis, A.B.D'nin tüm dünyadaki telefon, faks, e-mail dahil elektronik haberleşmeyi ve elektronik arşiv belgelerini -hem de gizli belgelerin şifrelerini çözerek- izleyen ve bu doğrultuda sürekli kendini geliştiren "Echelon ağı"nı kullanan Ulusal Güvenlik Ajansı'na (NSA) muadil olarak inşa edilmiştir. İngiltere'nin AB ülkesi olmasına rağmen NSA'ya lojistik destek vermesinden rahatsız olan Almanya, benzeri bir istasyonun Fransa'da da kurulması için bu ülkeye telkinin yanı sıra, teknik yardımda da bulunmaktadır. Yine Schleswig-Holstein'deki Husom'da bir bilgi toplama merkezi ve arşivi yer almaktadır. Aynı şekilde, Alman diplomatların yanı sıra, Federal Hükûmet’ten maaş alarak yurt dışında görevlendirilen görevlilerin tümü, BND "hizmet içi akademisinde" gidecekleri ülke ile ilgili eğitime tabi tutulmaktadır. Ayrıca, Almanya'nın yurt dışındaki sefaretlerinde görev yapan genellikle 2., 3. ve 4. sekreterlerin; ataşelerin ve müsteşarların tamamının, hedef ülkelerde ise Büyükelçilerin de BND'nin kadrolu-bağlantılı elemanları arasından atanmasına dikkat edilmektedir. 1970'li yıllardan bu yana Türkiye'de görev yapan Alman Büyükelçileri’nin tamamının bağlantılı BND elemanı oldukları; Türkiye'de görev yapan Alman gazetecilerin ise doğrudan sözleşmeli BND elemanı oldukları kaydedilmektedir. BND, kuruluşu ve tüm kadrosu itibariyle ırkçı eski-yeni Nazilerden oluşmaktadır. Zamanın Almanya Başbakanı Konrad Adenauer’in, BND’nin başına, Hitler’in Doğu Cephesi İstihbarat Şefi General Reinhard Gehlen’i getirmesi ile başlayan ırkçı gelenek, bugün de ödünsüz sürdürülmektedir. Örneğin, en son atanan Almanya Büyükelçisi Dr. Rudolf Schmidt, daha Türk Dışişleri Bakanı İsmail Cem'i ziyaret bile etmeden, -tabiri caizse- ayağının tozu ile, 21 Mart 2000'de, sözde Kürdistan Devleti'nin lideri Barzani'nin temsilcisi tarafından Ankara'da verilen skandal resepsiyona katılmıştır. Aynı diplomatik nezaketsizlik, hiç şüphesiz Rusya Federasyonu, A.B.D, İngiltere, İsveç dahil pek çok ülke için de söz konusudur. İstihbaratçı diplomatlara en tipik bir örnek olarak, görev süresi içinde HADEP yöneticileri ile sıkı ilişkileriyle dikkat çeken ve Şubat 2000'in son haftasında Türkiye'deki görevi sona eren Fransa'nın Ankara'daki Büyükelçisi Jean Claude Cosserand, doğrudan Fransa İstihbarat Örgütü Başkanlığı'na getirilmiştir. Geniş bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoglu, “Türkiye (M.İ.T) ve Almanya (B.N.D/BfV) Arasındaki Yüzyıllık Güç Kavgasıö Bu vakıflar arasında Konrad Adenauer Vakfı, Körber Vakfı, Alexander von Humboldt Vakfı, Friedrich Ebert Vakfı, Friedrich Naumann Vakfı, Heinrich Böll Vakfı, Hans Seidel Vakfı özellikle dikkat çekenleridir. Ayrıca, Alman Orient Enstitüsü, Goethe Enstitüsü, Alman Kültür Merkezi, Georg Eckert Enstitüsü, Fian Örgütü de mutlaka izlenmesi gereken Alman merkezleri arasındadır. Alman “derin devletiniö en iyi tanıyan Türk akademisyenlerinden Dr. Yavuz Dedegil, BND ve Alman vakıfları arasındaki organik ilişkiyi şu cümlelerle değerlendirmektedir: “Eyaletler ve özellikle federal düzeyde ise, kamuoyunu yönlendirme daha büyük boyutlardadır. Prof.Dr. Schmith-Eenboom, Undercover isimli kitabında, bütün Alman medyası ile devlet istihbarat teşkilâtı arasındaki geniş ilişkileri sıralamıştır. Alman İstihbarat Teşkilâtı (BND), medya içinde doğrudan elemanlara sahip olduğu gibi, ‘ Dpa’ veya ‘Reuter’ gibi enternasyonal çalışan haber ajansları ile organik bağlar içindedir. İstihbarat teşkilâtı kendi içinde ‘haber fabrikaları’ kurmuştur ve istediği haberleri değiştirmekte veya kendisi üretmektedir. Bu meyanda Alman siyasi partilerinin ‘kendi vakıflarının’ da, birinci derecede federal yönetim tarafından finanse edildiği ve devletin ‘sivil toplum örgütlerini’ oluşturdukları da bilinmelidirö. (Dr. Dedegil’in Ankara’da 16-17 Aralık 2000’de gerçekleştirilen “AB ve Türkiye Sempozyumuöna sunduğu “Almanya’da Kamuoyu Oluşumu ve Yabancılaşmaö başlıklı tebliğden.) Türkiye, Vakıflar mevzuatının kesinlikle izin vermemesine rağmen, gelmiş geçmiş hükûmetlerin siyasal irade ve kararlılık gösterememeleri nedeniyle, Alman vakıflarının espiyonaj ve ajitasyon faaliyetlerine göz yummak konumundadır. Aynı şekilde, Alman ya da ABD vakıf ya da resmi kurumları ile birebir parasal ilişki ve işbirliği içinde olan Türk dernek ve vakıflarının da yerine getirmeleri gereken zorunlu prosedürlere uymadıkları bilinmektedir. Siyasal irade ve kararlılık yokluğu, yabancı istihbaratçıları ve yerli işbirlikçilerini giderek pervasızlaştırmaktadır: Tam bağımsızlık kavramının içi boşaltılırken, ulusal egemenlik ilkesi ise, giderek Berlin’e veya Washington’a ya da Brüksel’e koşulsuz teslimiyet ilkesine dönüştürülmektedir. Yabancı vakıfların ve yerli işbirlikçileri küreselleşmeci NGO’ların yarattığı bu rahatsızlık, 8. Beş Yıllık Plan’da da ifadesini bulmuştur; ancak nedense gereği bir türlü yapılmamaktadır. Sorumlulardan eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, sadece bir tek girişimde bulunmuştur; o da yabancı istihbarat servisi elemanlarına ya da sahte NGO’larına değil, şahsıma. Konuyla ilgili bir makalemden dolayı 25.000.000.000 TL manevi tazminat davası açarken, Basın Savcılığı vasıtasıyla da İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmamı sağlamıştır. (Dava konusu makale için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, “Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporuö, Yeni Hayat, 6:70, Ağustos 2000, s. 13-29. 1990’lı yılların başında, Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin oluşumu için faaliyet gösteren sözde “insani yardımö amaçlı NGO’ların sayısı 100’ü geçmekteydi (Zaho, Duhok, Erbil, Süleymaniye vd.). Birleşmiş Milletlerin ve AB’nin insani yardımları, Kızılhaç üzerinden değil de, söz konusu NGO’lar üzerinden ulaştırılmaktaydı. Çatışmaların şiddetlenmesiyle, bütün bu NGO’lar sessizce bölgeden çekilirken, bölgede en güçlü kadroya sahip olan CIA de, söz konusu elemanlarının dışında, yaklaşık 7.500 yerli ajanını Türkiye üzerinden bir operasyon gerçekleştirerek Guam adasına nakletmiştir. Halen Batılı istihbarat servislerinin sevk ve yönetimindeki bu NGO’ların büyük bölümü tekrar geri dönerek “insani yardımö faaliyetlerini sürdürmeye başlamışlardır. Konunun en acı olan tarafı, bu NGO’ların iç yüzlerinin bilinmesine rağmen, bir tek istihbaratçıya yönelik bir tek saldırı bile söz konusu olmazken; Türk Kızılay’ının görevlileri, peşmergelerin vahşi saldırısına uğramıştır. Türk Kızılay’ının bu bölgede “insani yardımö faaliyeti göstermesini istemeyen söz konusu NGO’lar, işkence ile vahşice öldürülen Türk Kızılay’ının mensupları için en küçük tepki göstermemişlerdir. Örnek oluşturacak tipik bir haber: “Alman Cumhurbaşkanı Johannes Rau, dün insan hakları örgütleri ile bir toplantı yaptı. Toplantıya, Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül, TİHV Genel Başkanı Yavuz Önen, ÇHD Gn. Başkanı Ali Ersin Gür, TİHAK Başkanı Nevzat Helvacı, Avukat Yusuf Alataş ve İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi Başkanı Prof.Dr. İonna Kuçuradi katıldı. Türkiye’deki insan hakları, düşünce özgürlüğü, idam cezasının kaldırılması, demokratikleşme, yargı reformu ve işkence konularının gündeme geldiği toplantıda Alman Cumhurbaşkanı Rau, insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı M. Ali İrtemçelik’in geçtiğimiz yıl Kasım ayında NGO’larla yaptığı toplantının devamının gelip gelmediğini sordu. Türkiye’de NGO’larla siyasi irade arasında bir kopukluk olduğu ve NGO’ların düşüncelerinin kaale alınmadığı tespitini yapan Rau’nun, ‘siyasi iradenin NGO’ların düşüncelerini dikkate alması gerekir’ dediği belirtildi. Türkiye’deki insan hakları sorunlarının çözümlenmesinde asıl görevin Türkiye’nin iç kamuoyuna düştüğünü belirten Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, bu bağlamda DIŞ DİNAMİKLERİN de önemli olduğunu kaydetti. Ensaroğlu, AB üyesi ülkelerin, Türkiye’nin insan hakları ihlallerine ilkeli ve KUŞATICI yaklaşmalarını, seçici davranmamalarını, insan haklarının uluslararası çıkarlara feda edilmemesini istedi. İnsan hakları alanındaki adımlarda ulusal ve uluslararası demokratik kamuoyuna güvendiklerini belirten İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül ise, bu faktörün insan hakları standardının gelişmesinin önünü açacağını ifade etti (Zaman, 8 Nisan 2000). | | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Kemal'in Askerleri | Kategori: M. Kemal Atatürk Yazılma: 13.12.2006 | Okunma: 12061207 | Yorumlanma: 1 10 Kilometrelik yolu ancak yarım saatte alırsınız. Aslında yol bile denemez; taşlar, çukurlar ve tozlar arasında tepeleri tırmanırsınız. Yol ayrımında bir tabela daha görürsünüz; en az Türkiye'yi yönetenler kadar kararmış kalpli avcıların nişangahı haline geldiği için bir tek kelimeyi bile okuyamazsınız. | | devamını gizle..
CUMHURİYETİN 77. YILDÖNÜMÜNDE O, Türklüğün sessiz onurudur, gururudur, cesaretidir. O, Türk Ulusu'nun temsil ettigi tüm değerlerin simgesidir. O, başlıbaşına bir Türkiye'dir. Ve O'nun yazgısı, gerçekte Türkiye'nin yazgısıdır... Ama kaç kişi bilir O'nu ve kaç kişi hatırlar?!. Kaç kişi özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı, hatta aldığımız her nefesi borçlu olduğumuz adsız kahramanlardan biri olarak kendisini yâdeder?!. Cumhurbaşkanı mı, Başbakan mı, TBMM Başkanı mı, Anayasa Mahkemesi Başkanı mı, Yargıtay Başkanı mı ya da bu ülkeyi yöneten bürokrat ve politikacılar mı?!. Eğer bir gün yolunuz Sandıklı-Afyon arasına düşerse, lütfen O'nu ziyaret ediniz. Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Antalya, Fethiye gibi hemen çoğunluğumuzun yılda en az bir kez tatil için geçtiği yol üzerindedir O. Her gün onbinlerce aracın geçtiği yolda, herkes bakar da O'nu görmez. Daha doğrusu görmezlikten geliriz o küçücük tabelayı!.. Belli belirsiz şu ibareyi okursunuz: "Albay Reşat Bey-Çiğiltepe Şehitliği 10 km."!.. 10 Kilometrelik yolu ancak yarım saatte alırsınız. Aslında yol bile denemez; taşlar, çukurlar ve tozlar arasında tepeleri tırmanırsınız. Yol ayrımında bir tabela daha görürsünüz; en az Türkiye'yi yönetenler kadar kararmış kalpli avcıların nişangahı haline geldiği için bir tek kelimeyi bile okuyamazsınız. Yolu rastgele sağdan takip etmişseniz, bir süre daha güç bela ilerledikten sonra O'na ve O'nunla birlikte bu vatan için, bugünlerimiz ve yarınlarımız için canını veren kahramanlarımızın yattığı şehitliğe ulaşırsınız... Tek duyduğunuz, bölgenin en yüksek ve stratejik tepesindeki şiddetli rüzgârın uğultusudur. Başka ne bir ses ve ne bir nefes. Eğer bu ülkeyi seviyorsanız, Cumhuriyetin erdemlerine inanıyorsanız, Türklük bilincine sahipseniz, Albay Reşat Bey ve diğer şehitlerimizi elbetteki duyamaz ama tüm benliğinizde iliklerinize kadar hissedersiniz!.. Onların sizin ziyaretinize de, dualarınıza da ihtiyaçları yoktur; çünkü erişebilecekleri en üst mertebeye zaten ulaşmışlardır. Belki birkaç damla gözyaşı ve kalpten gelen minnet ve teşekkür!.. İsteseniz de başka bir şey veremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, Onları hissetmektir. Bir de çevrede duyarsız insanlarımızın bıraktıkları çöpleri toplayabilir; tozlanmış mezar taşlarını, Reşat Beyin büstünü ve kitabeleri sevgiyle silebilirsiniz. Hepsi o kadar!.. ALBAY REŞAT BEY KIMDIR? 1879'da İstanbul'da doğan Reşat Bey, 1896'da Harp Okulu'nu bitirdikten sonra, Türk Ordusu'nun farklı komuta kademelerinde görev yapmış; Trablusgarp ve Balkan Savaşları'na katılmıştır. Askeri Mahkeme üyeliği de yapan ve Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi'nde olağanüstü kahramanlığı ile dikkatleri çektikten sonra getirildiği 17. Alay Komutanlığı görevindeyken Muş'un Rus işgalinden kurtarılmasında da önemli rol oynayan Reşat Bey, XVI Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa'nın takdirlerini kazanmıştır. Ünlü Ziya Paşa'nın oğlu olan Reşat Bey, daha sonra 53. Tümen Komutanlığı'na getirilerek Suriye Cephesi'nde görevlendirilmiştir. 1918'de İngilizlere esir düşen Reşat Bey, daha sonra esaretten kurtulur kurtulmaz Aralık 1919'da Milli Mücadele'ye katılmak üzere İnebolu'dan "İstiklal Yolu" üzerinden Ankara'ya geçmiştir. Reşat Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından 11. Kafkas Tümeni (sonradan 21. Tümen) Komutanlığı'na getirilmiştir. Yarbay rütbesi ile İnönü ve Sakarya muharebelerine de iştirak eden ve olağanüstü performans gösteren Reşat Beye, son olarak 57. Alay Komutanlığı görevi verilmiş; bizzat Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından, Büyük Taaruzun ikinci gününde, muharebenin ve de ülkenin-ulusun kaderini etkileyecek en kritik mevkide yeralan -Sincanlı Ovasından Dumlupınar'a kadar tüm yolların önündeki en stratejik engel olan- Çiğiltepe'yi düşmandan temizlemesi emredilmiştir (1). Ne var ki, bu tepenin onemini çok iyi bilen Yunan Başkomutanı Trikopis ise, en zinde kuvvetlerini, üstün ateş gücüyle bu tepeye yığmış; tahkimatı tamamlamıştır. İşte, gerisini resmi kayıtlardan izleyelim: "... 27 Ağustos 1922 sabahı 57. Alay bu tepeyi kuşatmış, saat 10.30'da Mustafa Kemal telefonda komutana;
Şimdi, yukaridaki en büyük Türkün Atatürk'ün yüreginden kopan bu sözler, Albay Reşat Bey Şehitligi'ndeki mermer bir kitabeye nakşedilmiştir. Başinizi biraz çevirirsiniz, sira sira şehitlerimizin kabir taşlarini okursunuz: "Sivas-Hasan oğlu Hüsnü-23 yaşında", "Tunceli-Ahmet oğlu Mevlût- 20 yaşında", "Konya-Ruşen oğlu Haşim 21 yaşında", Mersin-Hasan oğlu Ömer 24 yaşında", "Afyon-Mehmetoğlu Musa 18 yaşında" ve diğerleri (2)... Acısını duyarsınız, hayatlarının baharında, komutanları Reşat Beyin onurlu intiharından sonra gözlerini kırpmadan ölüme doğru koşan gencecik yiğitler!.. Bizler ve bizden sonra gelecekler için en değerli varlıklarından, canlarından vazgeçmiş Türk oğlu Türkler!.. Sonra ana kitabede şu satırları okursunuz ve duyduğunuz acı, sonsuz bir Türk olma onuruna ve gururuna bırakır yerini: "Bu vatan toprağın kara bağrında Sıradağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca onun uğrunda, Kendini tarihe verenlerindir.
İleri atılıp sellercesine, Göğsünden vurulup tam ercesine, Bir gül bahçesine girercesine, Şu kara topraga girenlerindir."
YA ZEUGMA, HASANKEYF VE DİĞERLERİ... Albay Reşat Bey Çigiltepe Şehitligi'nin bir tek görevlisi bile yok!.. Yolu yok ki, görevlisi olsun!.. Ya Zeugma, Hasankeyf ve diğer antik kentler!.. Efes, Didim, Perge, Side, Bergama, Kapadokya, Antakya, Milas, Afrodisias, Troya, Alacahöyük ve daha pekçokları... Elbette uygarlıkların kesiştiği ülkemizde mevcut tüm tarihsel miras, bizim olduğu kadar insanlığın da malı. Korumak, sahip çıkmak hepimizin ulusal görevi!.. Halen binlerce yerli-yabancı arkeolog bu eski uygarlıkların kalıntıları üzerinde çalışmakta. Hatta Türkiye, kıt kaynaklarını bu kalıntıların ortaya çıkarılması, korunması ve sergilenmesi için tahsis ederken bile "yetersiz"likle suçlanmakta; uluslararası platformlarda köşeye sıkıştırılmakta. Örnek mi?!. İşte Zeugma ve de Hasankeyf!.. Bir bölümü Birecek Barajı gölü altında kalacak olan Belkıs (Zeugma) Antik Kenti'nde Türk, İngiliz, İtalyan, Fransız, İspanyol, Yeni Zellandalı, Avustralyalı, Almanyalı ve Amerikalı 102 arkeolog çalışmakta. İşçilerin sayısı ise 210. Kentin su altında kalması sözkonusu olmayan bölümündeki çalışmaları ise 8 Türk ile İngiliz, Fransız ve Avustralyalılardan oluşan toplam 30 yabancı arkeolog ve de 90 işçi sürdürmekte. Kazı çalışmaları ile ilgili olarak Kültür Bakanlığı'nın tüm olanaklarının yanısıra, dış yardımlar da kullanılmakta. Örneğin, bu iş için 5 milyar dolar yardım yapan ve bir o kadarını daha verebileceğini taahhüt eden Hewlett Packard'ın patronu, şimdiden "Zeugmanın Babası" ilân edildi bile (2). Esas fedakârlığı yapan, kıt ekonomik kaynaklarını binlerce tarihi eser bakımsızlıktan harap haldeyken Zeugma ve Hasankeyf'e tahsis eden Türkiye, acaba dış ülkelerde takdir ediliyor mu?!. Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Projesi'ne (GAP) öteden beri karşı olan AB ülkeleri, GAP çerçevesinde yapılacak barajların altında Zeugma ve Hasankeyf gibi 1135 antik kentin kalacağını iddia ederek, Türkiye'yi kültürel vandalizm ile suçlamaktalar. Ancak son yıllarda -özellikle de Türkiye'nin AB aday üyeliğinin sözkonusu olmasıyla- bu söylemde daha ileri giden AB üyeleri, Türkiye'nin bu barajlarla, açıkça "Kürdistan"ın ya da en hafifinden "Mezopotamya"nın tarihini yok etmeye çalıştığını iddia etmeye başladılar. Hatta o kadar ki, 50 Kürt (!) köyünün yanısıra, efsanevi (!) Kürt lideri Abdullah Öcalan'ın doğup yetiştiği köyün bile sular altında bırakılarak bir ulusun tarihinin yokedilmeye çalışıldığını; bunu da Türk Hükûmetlerine Türk Silahlı Kuvvetleri'nin empoze ettirdiğini öne sürdüler. Avrupa Basınında, "insan hakları" ile özdeşleştirilen ayrılıkçı kürt terörizmine himaye kapsamında, sözkonusu antik kentlerin malzeme olarak kullanılmasından vazgeçme gibi bir emare görünmemektedir. Örneğin, Kültür Bakanlığı'nın ve Türk arkeologların iyi niyetli çabaları hiçbir şekilde haber konusu olmazken, "uygar Avrupalı arkeologların" çalışmaları ve de buna koşut olarak bölgedeki HADEP'li belediye ve baro başkanlarının Türkiye karşıtı konuşmaları, Zeugma ve Hasankeyf haberleri içinde ağırlıklı olarak yeralmaktadır (3). Kısaca, Türkiye'nin bu iki antik kentin kurtarılması doğrultusunda attığı her adım ise, aleyhimize bir propaganda kurşunu olarak geri dönmektedir. İNGİLTERE VE ALMANYA'NIN BÖLGEYE ÖZEL AJİTASYON POLİTİKALARI Bilindiği gibi, Dicle üzerindeki en kapsamlı hidoelektrik barajı olarak yapımı öngörülen Ilısu Barajı, İsviçre'den Sulzer Hydro, İngiltere'den Balfour Beatty, Türkiye'den Nurol firmalarının başını çektiği uluslararası bir konsorsiyuma "yap-işlet-devret" yöntemi ile Refah Partisi iktidarı tarafından verilmiştir. 2008 Yılında bitirilmesi öngörülen 1200 megavat gücündeki barajın yaklaşık 1.5 milyar dolara maledilmesi sözkonusudur. İnşaatin finansmanını ise ağırlıklı olarak İngiltere ve İsviçre'nin yanısıra, Almanya, ABD, İtalya, İsveç gibi ülkelerin finans kurumlarınca karşılanacaktır. Türkiye'nin enerji politikası içinde son derecede önemli yere sahip olan bu barajın yapımını engellemeyi stratejik çıkarları açısından doğru bulan İngiltere, ilk iş olarak konsorsiyumun ikinci büyük firması olan Balfour Beatty'e ihracat kredi güvencesi vermeyerek konsorsiyumdan çekilmesini sağlamıştır. Bununla da yetinmeyen İngiltere, "Kürt uygarlığının yokedilmesine karşı duyarlılık" maskesi altında, sözkonusu baraj yapımının Türkiye üzerinde demoklesin kılıcı gibi kullanılması doğrultusunda her fırsatı değerlendirmekten de geri durmamıştır. Örneğin, MI5 ile bağlantısı deşifre olmuş milletvekillerinden eski içişleri bakanı Peter Loyd ile İşçi Partisi milletvekili ve İngiliz İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ann Clwyd, Temmuzun 2000'in ortalarında Türkiye'ye ani bir ziyarette bulunmuşlardır. İki kişilik heyetin gezisinin ilk durağı ise -artık adet olduğu veçhile- Diyarbakır'dır. Gerek bu şehirde ve gerekse Batman'da, Hasankeyf'de izinsiz olarak İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere bölücülüklerini gizlemeye gerek duymayan kuruluşların yöneticileri ile görüşen heyet başkanı Ann Clwyd, amaçlarının baraja kredi verip vermeme konusunda İngiliz Hükûmeti'ni bilgilendirmek olduğunu, Suriye ve Irak gibi barajın yapımından etkilenecek ülkelerin durumlarını da inceleyeceklerini açıklamıştır. Oysa, bu tarihte İngiliz şirketinin konsorsiyumdan çekildiği, kredinin verilmeyeceği çoktan belli olmuştur. İşin en acı ve en üzücü tarafı da, heyete refakat eden kişinin yani Şule Bucak'ın, Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Sekreter Yardımcısı olmasıdır. Bölge halkını açıkça provoke eden bu izinsiz ziyaretçilerin pasaportları, prosedüre uygun olarak Batman'da kaldıkları otelden alınarak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldüğünde, İngiliz kışkırtıcıların haklarını savunmak da maalesef bu refakatçıya kalmıştır. Acaba diye düşünürsünüz, Kuzey İrlanda'ya bir Türk parlamenter heyeti gitse de - tabii nerede o misilleme cesareti ve nerede o vatanseverlik?- IRA'nın üst düzey yöneticileri, legal kuruluşları ve düz militanları, hatta MI5 kurbanlarının aileleri ile görüşmeler yapması mümkün olabilir miydi?!. Elbette ki, uçakta üzerlerine aeresol sıkılmasına tepki gösteremeyenlerin, örneğin Dublin'de başlarına ne geleceklerini tahmin bile edilemez. Diğer taraftan en az onun kadar acısı da, Batman Valisi İsa Parlak'ın, büyük bir sorumsuzlukla, olmayan suçu polislere "işgüzarlık" ithamıyla atarak İngilizlerden özür dilemesidir.. Bu olay, İngiltere'nin bölgeye yönelik yüzlerce, binlerce provokasyon girişiminden sadece biri, Zeugma'ya ilişkin olanıdır. Almanya'ya gelince, bu ülkenin Anadoluya yönelik ağırlıklı istihbarat ve jeofizik araştırmaları yapan iki-üç meslekli (!) arkeologlarının sicilleri, tıpkı İngiliz, Fransız, ABD'li meslekdaşları gibi olumsuz. Aralarında tek-tük bilim adamları var, o da görüntüyü kurtarmak için (4). Alman arkeologların diğer Batılı arkeolog görünümlü istihbarat servisi ajanlarından en önemli farkı, etnik kışkırtıcılığın yapılmasının ve de GAP'ın sekteye uğratılmasının yanısıra, bu topraklarda dedelerinin izlerini aramakta olmalarıdır. Alman kafatasçı-ırkçı sözde bilim adamlarının teorilerine göre, Truva'dan başlıyarak Güneydoğu Anadolu'ya kadar inen hatta, mezar kazılarında elde edilen kafataslarından, Alman ırkının vaktiyle buralarda yaşadığı iddia edilmektedir (5). Dünyada belki de en çok casus ve etki ajanının tabiri caizse -at koşturduğu- ülke olan Türkiye'ye gelince, Türk devleti tek kelime ile uyumaktadır. Gündemi istedikleri gibi değiştirme gücüne sahip etki ajanı gazetecilerin, politikacıların, akademisyenlerin ve işadamlarının güdümündeki Türkiye'nin ulusal çıkarlara dayalı politikalar üretmesi ve uygulaması olanaksız hale getirilmiştir. Örneğin, arkeoloji alanında acilen alınması gerekli önlemleri içeren bir devlet politikası bulunmamaktadır. Oysa, hükûmetler değişse de değişmesi sözkonusu olmayacak bir arkeoloji politikasının hayata geçirilmesinin zamanı çoktan gelmiştir, hatta geçmektedir (6). Yarın, Birecik Barajının yanısıra diyelim ki Ilısu Barajı da tüm engellemelere karşın bitirildi. Bu taktirde bu yerli-yabancı ajan arkeologlar, ekip halinde örneğin Fırtına Vadisi'ne gideceklerdir. Burada pontus sömürüsü ve kışkırtıcılığı yapılırken, arkası kesilmeyecek ve akabinde Yortanlı, Kargamış, Çine, Munzur, Çoruh ve diğer baraj projelerinde boy göstermeye devam edeceklerdir. Kısaca, tarihsel miras adına, İkinci Dünya Savaşı'nda Hiroşima, Nagazaki, Varşova, Volvograd gibi yüzlerce şehirdeki tüm tarihsel eserleri, hem de üzerinde yaşayanlarla birlikte yokeden bu ülkeler, bir taraftan Türkiye'ye arkeoloji ve uygarlık dersi verirken; diğer taraftan da ülkemizin enerji gereksinimi için hayati önem taşıyan bu projeleri engellemenin de ötesinde, baraj havzalarında etnik ve dinsel bölücülüğü kışkırtmaktan, Türkiye'yi bu bahanelerle köşeye sıkıştırmaktan geri durmayacaklardır. Buna karşılık, özellikle Türk basınındaki etki ajanları, bu provokasyonlara alkış ve de çanak tutarken, sözkonusu ülkelerin -ki hepsi de topyekûn imha silahlarının üreticisi konumundadırlar- şirketlerinin Türkiye'de nükleer enerji santrallerinin yapılmasına ilişkin baskı girişimlerine sessiz kalmaya devam edeceklerdir. Keza, hiç kimse ve hiçbir akademik kuruluş, 20. Yüzyılda cereyan eden tüm savaşlarda, silah üreticisi ülkelerin ürünleri ile dünyada yokedilen -canlılardan vazgeçtik- tüm tarihsel mirasın envanterini çıkarma gibi bir duyarlılık ve de sorumluluk gösterememektedir. Bu duyarlılık (!) ve sorumluluk (!) sadece Türkiye için mi sözkonusu edilmektedir?!. Tipik bir örnek olmak üzere, topyekûn imha silahlarının yanında en masumu sayılan ve Alman Krauss-Maffei Wegman firmasınca üretilen Leopard 2A5 tanklarının menzil mesafesinde canlı cansız tüm varlıkları yokettiği gerçeği, Türkiye'deki etki ajanlarını hiç mi hiç ilgilendirmemektedir. İnsanlık ve uygarlik havarisi bu ülkelerin ürettikleri silahlar, acaba tarihsel mirasın çevresine çiçek dikmeye mi yaramaktadır?!. DÖNÜŞ YOLUNDA... Evet, dönüş yolunda, Zeugma'ya ve diger antik merkezlere harcadigimiz para, zaman ve de gösterdigimiz ilgi ile aldigimiz sonuçlarin ister istemez muhasebesini yaparsiniz. Toz bulutu içinde bir yandan önünüzü görmeye çalişirken, Albay Reşat Beyin bu ülkenin kurtuluşu ugrunda caniyla gösterdigi duyarliligi takdirle hatirlarsiniz; Çigiltepe'de çadirinda telsizin yanibaşindaki masada şakagindan kanlar sizan hayali gelir gözlerinizin önüne. Sonra, O'na ve O'nunla birlikte bizler için, gelecek nesiller için can veren gencecik şehitlerimizi düşünürsünüz geride toz bulutu içinde göremediginiz şehitlikte kalan. Lanet edersiniz, birakin hatirlamayi, Onlara bir yolu bile çok gören gelmiş geçmiş ilgili yöneticilere!.. Otomobilinizin amortisörü kırıldığında ya da lastiğiniz patladığında anlarsınız ki, Büyük Atatürk'ten sonra Türk Ulusu kendini yönetme iradesini kaybetmiş; tıpkı Osmanlı İmparatorluğu'nda olduğu gibi kaybettirilmiş!.. Türkiye'yi Türk olmayan ya da Türklük bilincinden yoksun, etnik ve dinsel özürlü, son dönem Osmanlı mantığına sahip politikacılar yönetmekte!.. Irkçılığın insanlık suçu olması gereken yeni bir binyılda, en az kendilerini yöneten Batılı devletlerin ırkçıları ölçüsünde Türkiye'ye ve Türk Ulusuna düşman, Türk vatandaşı etnik ırkçıların varlığını hissedersiniz, bunca ihmal edilmişliğin arkasında. Türkiye'yi yönetmeye talip FP'de, MHP'de, DSP'de, CHP'de, DYP'de, ANAP'da ve hiç ayırımsız diğerlerinde ve de en önemli makamlarda, basının köşebaşlarında Vahdettinlerin, Ali Kemallerin, Damat Feritlerin, Dürrizade Abdullahların, Kambur İzzetlerin, Mustafa Paşaların, Suphi Paşaların yaşamakta olan ruhlarını hissedersiniz. Anlarsınız ki etnik bellek kaybolmamıştır. Onlar, bu ülkede sadece Türkler yok diye, neredeyse Türküm demeyi yasaklayarak "Türkiye halkları", "Türkiye müslümanları" gibi yapay etnik kimlik yapıştırmaya kalkışırlar bizlere. Ve hiç kimse de çıkıp söylemez ki, Türk Ulusuna karşı bu yapılanlar, manevi bir soykırımdır, etnik ırkçılık suçudur diye. Yarım saatlik bu zorlu yolculukta, hızla düşünecek çok zamanınız vardır. Sorarsınız kendi kendinize, Atatürk'ün, Reşat Bey gibi şehitlerimizin manevi mirasçıları, gerçek Türkler nerede? Osmanlı'dan hiç ders ve ibret almadan, neden bunca hakarete, aşağılanmaya, sömürülmeye ve zillete karşı ses çıkarmamaktadırlar? Oysa biliriz ki, Türkler ağırlıklı olarak Asker Ocağı'nda, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yaşamakta. Türkleri, vergisini kuruşuna kadar ödeyen mükellefler arasında, PKK kurşunlarına aldırış etmeksizin Güneydoğu'da ve de yurdun ücra köşelerinde mahrumiyet içinde ders veren öğretmenler arasında; kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiş gaziler arasında; Türk Bayrağına sarılı tabutlar içinde baba ocağına dönenler arasında; fabrikalarda, tarlalarda, devlet dairelerinde sefalete mahkûm bir gelir düzeyinde yaşamak zorunda bırakılan emekçiler arasında; Türkiye'yi yurt içinde ve yurtdışında yücelten bilim adamları, sporcular arasında; Türkiye Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğine inanan Cumhuriyet aydınları arasında; kısaca yönetenler, sömürenler değil de, yönetilenler, sömürülenler arasında görebilirsiniz... Yolun sonunda, geride kalan, belki de kimbilir ne zaman bir kere daha ziyaret edeceğiniz bu Şehitliği hatırlamaya çalışırken, ister istemez birileri gözlerinizin önünden adeta resmi geçit yapar: Şevki Yılmaz, Cüneyt Ülsever, Hasan Mezarcı, Gülay Göktürk, Necmeddin Erbakan, Süleyman Demirel ve de aile fotoğrafındakiler, Fethullah Gülen ve hâmisi Bülent Ecevit, Abdullah Öcalan, Etyen Mahçupyan, Taner Akçam, Halil Berktay, Mehmet Ali Birand, Altan kardeşler, Mesut Yılmaz, Halil Bezmen, Nazlı Ilıcak, Haşim Kılıç, Mehmet Eymür ve Yeşil, Abdullah Çatlı, Doğu Ergil, Fehmi Koru, Yılmaz Karakoyunlu, Oya Akgönenç, Merve Kavakçı, Abdurrahman Dilipak, Taha Akyol, Mehmet Ali Ağca, İhsan Doğramacı, Akın Birdal, Mehmet Barlas, Erkan Mumcu, Ali Kalkancı, Sami Selçuk, Müslüm Gündüz, Hüsamettin Özkan, Saidi Nursi, Tansu Çiller, Hüseyin Velioğlu ve daha onbinlerce Türk vatandaşı... Kendinizi tutarsınız, çünkü o toprakların her karışı şehitlerimizin kanları ile sulanmıştır... Asfalta, Ankara'ya doğru çıktığınızda anlarsınız ki, yol daha yeni başlamaktadır... Her türlü etnik ırkçılığa, sahte demokratlığa, sömürüye ve gericiliğe karşı Türk olmanın, Cumhuriyet aydını olmanın inanç ve gururu ile... Türk Ulusu'nun layık olanlarca yönetilmesi, yönetimi ele alması kararlılığı ile...
DİPNOTLAR:
| | yorumları okumak veya yorum yazmak için tıklayın..
Dilde Birlik ve Türklük Şuuru | Kategori: Dış Türkler Yazılma: 13.12.2006 | Okunma: 15571558 | Yorumlanma: 2 Gaspıralı İsmail Beyi, dönemin diğer Türk reformcularından ayıran özelliği, görüşlerini ve meselenin çözümüne ilişkin tekliflerini sistematik bir programa dayandırmasıydı.. | | devamını gizle..
GASPIRALI İSMAİL BEY: DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ŞUURU Dr. Necip Hablemitoğlu 19. Yüzyılın sonlarına doğru Türk Dünyası, medeni Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında, hemen her alanda oldukça geri durumdaydı. Bu geriliğin nedenleri ve çözümü üzerine kafa yoran Türk aydınları, “ceditçi” yani yenilikçi, aydınlanmacı bir platformda yeralmışlardı. Karşılarında ise, mevcut durumu muhafazadan, yani statükonun devamından yana çıkarı olan “kadimci”ler bulunmaktaydı. Türk Dünyası’nın tek hür ve göreceli müstakil devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, sözkonusu geriliğin giderilmesi ve gelişmiş medeni ülkelerle aradaki farkın kapatılması için fikir üreten Namık Kemal, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Ömer Seyfettin, Halide Edip (Adıvar) gibi aydınlar, teşkilatlı olmayan bir hareketin önde gelen isimleri arasındaydı. Yaklaşık 30 milyonluk bir Türk azınlığa sahip olan Çarlık Rusyası’nda ise, Gaspıralı İsmail Bey, Abdül-Kayyum Nasırî, Şihâbeddin Mercâni, Musa Carullah Bigi, Fatih Kerimi, Hasan Bey Zerdabî, Mirza Feth-Ali Ahundzâde, Dr. Hüseyinzâde Ali Bey, Ahmet Aga(yev), Ali Merdan Topçubaşı, Mirza Elekber Sâbir gibi aydınlar, mevcut geriliğin tahlili, sebep ve neticeleri üzerine çalışmalar yaparak, mücadele vermişlerdi.
Gaspıralı İsmail Beyi, dönemin diğer Türk reformcularından ayıran özelliği, görüşlerini ve meselenin çözümüne ilişkin tekliflerini sistematik bir programa dayandırmasıydı: Gaspıralı, özetle, milli okulların geliştirilmesini ve eğitimde reform yapılmasını; milli eğitim kurumlarının ve fakir öğrencilerin, açların, felâketzedelerin maddeten desteklenmesi ve bu istikamette içtimai tesanüdü sağlamak için ‘cemiyet-i hayriye’ler kurulmasını; bütün Türklere ortak dilde hitâb edecek milli basının faaliyete geçmesini; din tesiri altındaki hayat tarzının modernleştirilmesini; Türk kadınının hususi ve kamusal sahada tam bir hürriyete ve erkeklerle tam bir müsavata kavuşturulmasını; cinsiyet ayrımı yapılmaksızın milli nitelikli bir aydınlar zümresinin yetiştirilmesini talep ediyordu. Bu programın asıl maksadı, önce Çarlık Rusyası’nda yaşayan Türk topluluklarına, sonra da tüm Türk Dünyası’ndaki Türk topluluklarına milli hüviyet kazandırırken, Türklük şuurunu da aşılamaktı. Bir başka ifadeyle, milli hüviyetinden habersiz, kendini dini hüviyetle “ümmet” olarak niteleyen ve ayrıca Rusya’da “inorodetsi” statüsünde yeralan Türklerin, millet olma merhalesine ulaşmalarını sağlamaktı. Zira, medeni ülkelerin içinde millet merhalesine ulaşamamış bir tek ülke mevcut değilken, geri ve sömürge konumundaki ülkelerin bir tekinde bile millet merhalesine ulaşılamadığı apaçık bir hakikattı. Millet merhalesine ulaşılmadan, milliyet şuuruna sahip olunmadan, mevcut gerilikten ve çok taraflı esaretten kurtulmak mümkün değildi. Gaspıralı İsmail Bey, bu amacı şu veciz ifadeyle sloganlaştırmıştı: “ Dilde, Fikirde, İşde Birlik!..”
Osmanlı İmparatorluğu’nda suni Osmanlı milliyetçiliği ya da ümmetçilik geçerliliğini korurken, Çarlık Rusyası’nda da mahalli şivelerden ve hatta ağızlardan ayrı bir edebi dil, Türk boylarının her birinden de ayrı bir millet yaratma çabaları, Rus devletinin asli politikalarının icabı idi. Bu dönemde, Bulgar kökenli İdil-Ural Türkleri, Kıpçak kökenli Kırım Türkleri, Oğuz kökenli Kafkasya Türkleri için ortak “Tatar” sıfatı kullanılmaktaydı. Bu kavram karmaşası içinde Türkistan Türkleri, İdil-Ural Türkleri için “Nogay” tesmiyesinde bulunurlarken, Türkistanlılar için de yaygın biçimde “Sart” tâbiri kullanılmaktaydı. Ki bunların hiçbiri bilimsel gerçeği yansıtmamaktaydı. Başta İlminski olmak üzere bazı Rus devlet adamları, akademisyenler ve misyonerler, panslavizmin karşısında tehdit oluşturan Türk soylu toplulukların birliğine yolaçabilecek ortak paydaları silme, yok gösterme gayretindeydiler (1). Bunun için de önce “Türk” adının unutturulması; yerine “Tatar”, “Kazak”, “Kırgız” gibi boy-kabile isimlerinin ikâme edilmesi; her lehçe ve şivenin apayrı bir dile dönüştürülmesi; boy milliyetçiliğine göz yumularak Türk toplulukları arasında suni düşmanlıkların ve ayrılıkların yaratılması gibi ince taktiklere başvurmuşlardı. Boy milliyetçiliği, Rus devletini korkutmuyordu, aksine, Türk toplulukları arasında ayrılıklara, düşmanlıklara yol açacağından işlerine geliyordu. Kaldı ki, boy milliyetçiliğinin Rus düşmanlığına yol açması da önemli değildi; zira, birliğini, tesanütünü kaybetmiş büyük bir kitle içinde küçük bir parçanın ne kadar zararı olabilirdi ki?.. Önemli olan asıl tehdit kaynağını, büyük Türk kitlesini -henüz milliyet şuuru oluşmadan- parçalayarak tesirsiz hale getirmek idi. Böylece, “Tatarcılık”, “Kazakçılık”, “Kırgızcılık” gibi boy milliyetçiliklerinin yolu açılmış oldu... Bilerek ya da bilmeyerek “boy milliyetçiliği” yapan, dolayısıyla “Türk hüviyeti”ni reddedenler, başlıca üç farklı grupta kümelenmişti: Rus propagandasının etkisi altında kalan cahil ve yarı-cahil kesim, samimi olarak, meselâ “Tatar” olmakla, “Tatar milletine mensup olmakla” gurur duyuyorlardı. Dinî bağnazlığın farklı bir türevi, bu suni milliyetçilik için de söz konusuydu. Okumaya, araştırmaya ve gelişmeye nispeten kapalı olduklarından, bu kesime doğruyu anlatmak hayli zordu. Genelde milliyet hüviyeti yerine “dinsel hüviyet” kullanan eskilik yanlısı kadimciler de bu grubun içinde sayılırlardı. Türklük bilincine sahip olup da, sosyalist örgütlere sırf azınlığın sorunlarının radikal biçimde savunuculuğunu yaptıkları için destek veren aydınlarla (A. Hadi Maksudi, Hasan Sabri Ayvaz v.d.), gerçekten sosyalist fikirlere inanan, Sosyal Demokratlar, Sosyal İhtilâlciler (Es-Er’ler) gibi sol örgütlere mensup olan radikal görüşe sahip Türk gençleri ikinci grupta yer almaktaydı. Özellikle bu gençler sosyalist terminolojiden etkilendiklerinden “halklara özgürlük” gibi temel slogan ve söylemlerde, genel nitelikte milliyetçilik, -burjuva milliyetçiliği- anlamında kabul edilerek reddedilmekte; ancak ezilen halkların milliyetçiliği teşvik edilmekteydi. Hiç şüphesiz bu gruptakilerin neredeyse tümü, halkının en temel hak ve özgürlüklerini tanımayan ve sadece sömüren Çarlık rejimine karşı aktif mücadele için hayatlarını tehlikeye atan vatanseverlerdi. Nitekim, Sovyet rejimi döneminde bunların büyük bir bölümü öldürülerek tasfiye edilmişlerdi (Sultan Galiyev, Veli İbrahim v.d.). Bir bölümü ise daha önce Türklük bilincine sahip olarak eski ideolojilerinden vazgeçmişlerdi (Ayaz İshaki, Nasip Yusufbeyli v.d.). Halkına ihanet ederek yeni rejimle sonuna kadar işbirliği yapanların oranı ise son derece düşüktü... Bazı entelektüellerin oluşturduğu bir diğer grubun içinde Rus okullarından mezun olup, tamamiyle Rus kültürünü benimseyen Türk gençleri olduğu gibi; bu okullardan birer müfrit Rus düşmanı olarak yetişen gençler de vardı. Rus kültürünü benimseyenler, “boy”ların ayrı birer millet olduğunu tartışmasız kabul ederken; diğerleri, bu ivme kazanmış bölünme sürecinin durdurulamayacağını, “Türk hüviyeti”nin geçerli olması için önce “ortak bir edebiyat dili” olması gerektiğini ve bunun da olmadığını öne sürerek “boy hüviyeti”ni ön plana çıkarıyorlardı. Bunların görüşüne göre, “ortak bir edebiyat dili” yoksa, herkes başının çaresine bakmalı ve kendi “edebiyat dili”ni yaratmalıydı. Bu yol, hem daha zahmetsiz, hem daha kestirmeydi; hem halkçı ve hem de milliyetçi özellikleri taşımaktaydı. “Türk hüviyeti”ni savunmanın, “ortak bir edebiyat dili” oluşturmanın halktan ve de Rus yöneticilerinden göreceği tepkiler dikkate alındığında, büyük riskleri söz konusuydu. Oysa, kendi lehçesinde (dilinde) eser verildiğinde, öncü olarak tarihe geçmek son derece cazip ve kesinlikle de risksizdi. Bunların dışında, sırf yerel edebiyatı geliştirmek, halkını uyandırmak uğruna kendi lehçelerinde anıt eserler meydana getirmiş yazar ve şairlerin sayısı ise hiç de az değildi (Tukay, Abay, Çolpan, Çobanzâde v.d.). 1.1. EDEBİ DİLDE BİRLİK Gaspıralı İsmail Bey, “Tercüman”da yazdığı belki yüzlerce yazıda, farklı gerekçelerle de olsa “Türk hüviyeti”ni kabul etmeyenleri, her halükârda Rus menfaatlerine hizmet ettikleri gerekçesiyle uyarmaktaydı. “Rusya Müslümanları III. Kongresi”nde, Rusya’nın hemen her yerinden gelen delegelere hitaben, “Bizler umumen Türkler, aslımız birdir, neslimiz birdir. Zamanlar, mekânlar ihtilâfıyle şivemizde, âdâtımızda (adetlerimizde) ihtilâf peyda oldu; gittikçe tefavüt (farklılık) artdı. Birimiz diğerimizin lisanını anlamamak derecesine geldik.... Mekteb-Medrese Komisyonu hazır etmiş dukladda (rapor) ibtidai mekteb derslerine dört sene tayin olunmuşdur. Üç senesi sade mahalli lisan ile olsa, dördüncü sene de umumi bir lisanla yazılmış kitab tedris olunsa, tedricen lisan birleşür idi” (2) diyen Gaspıralı, azınlığın kurtuluşunun önce “ortak bir edebi dil” etrafında birleşmekten geçtiğini vurguluyordu. Kongreden bu doğrultuda karar çıkaran Gaspıralı İsmail Bey, öngördüğü dilde birliğin, sade İstanbul Türkçesinde sağlanacağını da gizlemiyordu. Ancak, bunun için Türkçeye Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden girmiş kelime, deyim ve kuralların çıkarılmasını; buna ek olarak da farklı lehçelerdeki uygun yerel kelimelerin kullanılmasını şart koşmaktaydı (3). Gaspıralı, Osmanlı Türkçesinin aynen kullanılmasına da şiddetle karşıydı (4); Osmanlı Türkçesi denilen suni dilde, ağırlıklı olarak yer alan Arapça ve Farsça kökenli gramer kaidelerinin yanısıra, kelimelerin de Türkçe karşılıklarının bulunup kullanılmasını istiyordu ki, bunun adı tek kelime ile Türkçülüktü. O’nun bu rüyasını -Türkiye sınırları içinde- daha sonra gerçekleştirecek kişi ise Atatürk’tü. Gazetesindeki “Tercüman” başlık yazısının altında kullandığı “ Dilde, Fikirde, İşde Birlik” sloganına uygun olarak Gaspıralı, ancak bu üç alanda birliğin sağlanmasından sonradır ki Türk Dünyasının özgürlük ve çağdaşlığa kavuşacağına inanıyordu. İstanbul’un en büyük gazetelerinden “İkdam”da (27 Haziran 1914, No. 6245) yayınlanan söyleşisinde, Rusya Türklerinde Türklük bilincinin oluşmasının siyasal sınır tanımazlığını şu cümlelerle ifade ediyordu: “Eğer Türkler (Osmanlı Türkleri) lisanlarını biraz daha sadeleştirmiş, kıraet ve imlâyı (okuma ve yazmayı) teshil edecek (kolaylaştıracak) surette huruf-u savtiyeyi (sesli harfleri) istimal etmeğe (kullanmaya) başlamış olsalardı, beş altı seneye kadar Rusya müslümanlarile lisanları suret-i kat’iyede birleşmiş olurdu. Bundan husule gelecek faydaları izaha hacet yoktur sanırım”. Gaspıralı, “Tercüman”ın 1906 yılına ait nüshalarında, ortak edebi dil konusundaki yazılarına sıklıkla yer veriyordu. İşte, 108 No.lu nüshada, bu konudaki hassasiyetini, okuyuculara hitap başlığı altında şu gerekçelere dayandırıyordu:
Gaspıralı İsmail Bey, 16.10.1907 tarihli “Tercüman”da (No.67), ortak edebi dil yolunda alınan mesafeye katkısını şöyle ifade etmekteydi:
1907’de Hükûmetin azınlık okullarında “ana dili” yeniden yorumlayarak “mahalli şive”nin esas alınmasını öngören ünlü kararnamesine, Gaspıralı İsmail Beyin tepkisi şöyle olmuştu:
“Tercüman”ın 25. Yıl Jübilesi’nin hazırlıklarının yapıldığı günlerde ise şu önemli mesajı vermekteydi:
Gaspıralı İsmail Beye göre, Dostoyevski, Turgenyev, Puşkin gibi yazarlar, kendi mahalli lehçelerinde değil de Rus edebi dilinde yazdıkları için büyüktüler. Rus edebi dili de bu yazarlarla giderek zenginleşiyor; Rus halkında da Rusluk şuuru gelişiyor, kökleşiyordu. Şayet Türkler ortak bir edebi dilde birleşebilirlerse, millet merhalesine geçebileceklerdi. Yoksa, paramparça olmaya devam ederken, gerilik ve esaret halleri de sürüp gidecekti. 1.2. TÜRKÇE-TATARCA ÇEKİŞMESİ ÜZERİNE Rusya Türklerinde “Türk hüviyeti”nin ön plana çıkması, dolayısıyla Türklük şuurunun teşekkülü doğrultusunda yazdığı yazıların birinde (“Yine Lisan Bahsi”, Tercüman, 21 Kasım 1905, No. 95), Gaspıralı, boy milliyetçiliği güdenlere -günümüz için de aynen geçerli- şu bilgileri vermekteydi:
“Mühim Zaman Bu Zaman” başlıklı makalesinde (“Tercüman”, 15 Mart 1905, No. 20) ise Gaspıralı, “Rusya Müslümanları” tâbirinden ne anlaşılması gerektiğini şöyle açıklıyordu: “Rusya Müslümanları... diyoruz. Bunlar kimlerdir? Nereden ‘kaydan’ gelmişler? Hâzırda çokluk ve köplük (fazlalık) itibariyle Rusya Devleti’nin birinci ahalisi Rus preslevni halk olduğu halde, ikinci halk ehl-i İslâmdır. Rusya’nın Avrupa ve Asya vilayetlerinde onsekiz milyon müslüman mevcuttur. Bunların onaltı milyonu cins, süyek (kemik), dil, tekellüm (konuşma), âdet ve tarih itibariyle EVLAD-I TÜRKTÜR. Ve onaltı milyon halk, Kırgız, Tatar, Türkmen, Azerbaycan, Kırımlı, Şirvanlı, Kazanlı vesair namlar ile maruf (tanınmış) ise de, cümlesinin aslı Deşt-i Kıpçaklıdır (Kıpçak Bozkırındandır)”. Gaspıralı İsmail Bey, Devlet Duması’ndaki Maarif Komisyonu’nun Müslüman okullarındaki eğitim dilini “Tatar dili” olarak belirten bir kararını net bir biçimde eleştiriyordu:
Bu gerçekleri hiç şüphesiz Rus makamları da çok iyi bilmekteydi. Nitekim, Başbakan Stolıpin tarafından Yüksek Din Şûrası Başkanı Lukyanov’a gönderilen 1910 tarihli bir genelgede, şu uyarıda bulunuluyordu:
| |






