23 Mayıs 2006
ŞİMDİ DÜŞÜNMEK, KONUŞMAK HELE DE YAZABİLMEK ÖYLE AĞIR Kİ…
Sevgili Necip’i, ailemizin canını, Kanije ve Uyvar’ın babalarını yitirmemizin üzerinden tam üç yıl beşbuçuk ay geçti. Necip öyle bir dönemde susturuldu ki, sanki bugünün sisli, ağır, karmaşık havasının, bütün kavramların ve değerlerin yerlerini yenilerine bıraktığının ilk işareti oldu. Türkiye’de salt ülkesinin çıkarları için, hiçbir dış gücün borazanı olmadan, himayesine girmeden, ulusal bilinçle yaşıyor olmanın, millet için üretmenin, aydınlık ve uyanık olmanın, ülke insanının farkındalığına katkıda bulunmanın insanların yaşama hakkına riskler yüklediğini, bunun bedelinin can, yaşam olduğunu, Türkiye Necip’in ölümü ile bir kez daha gördü, gösterildi. Bu ölümlerin her biri aslında birer gözdağı değil miydi?
1990’lardan bugüne uzanan sürece bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri, siyasal, ekonomik ve yönetsel kuşatılmışlığı ile eş zamanlı olarak; gerek bu sürece bireysel karşı koyabilme yeteneğine sahip, gerekse arkasına aldığı vatansever kitle ile toplumsal uyanışın öncüsü, önderi olan Kemalist aydınlara yönelik suikastların birbiri ardına gerçekleşmesi Türkiye için hazindir. Bugün Türkiye’de ifade özgürlüğü için naralar atanların, bu kapsamda yaşama hakkı ellerinden alınanlar için hiç tepki vermediklerini görmek de öyle...
Etkisizleştirilen ve tepkisizleşen toplumun da, devletin ulusallığının, vatanın tek parçalılığının her zamankinden çok tartışıldığı bir dönemde varolan fiili işgalin farkında olması beklenemez. Hal böyle olunca, Yeniden Kuvay-i Milliye söylemlerinin de slogandan ve işlevsiz, cılız çabalardan öteye geçmesi de mümkün değildir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti Necip’in deyimi ile tarihinin en karanlık ve hazin dönemini yaşamaktadır ve bu ahval ve şerait içinde toplumu aydınlatabilecek, ulusal bilinci yayabilecek ve yol gösterecek, yalnızca bir etnik grubun ya da beslendiği filanca devletin fişmanca cemaatin/birlikteliğin değil tüm ulusun geleceği için çözüm üretecek aydınlara ihtiyaç vardır. Türkiye’de Aksoy’la başlayıp, Necip Hablemitoğlu ile bir süredir sonlan(dırıl)mış görünen ulusalcı aydın soykırımı, Danıştay saldırısı ile yeniden hortladı. 3-4 yılda bir periyodik olarak ortaya çıktığı gibi…
Bütün bu suikastların ardında bir yandan hedeflenen bilim insanlarının/kamu görevlilerinin yaşama hakkını elinden alırken, diğer yandan ulusun geleceğini karartma amacı var. Büyük olduğunu iddia ettiğimiz bir devlet ise, olup biteni uzunca bir süredir olduğu gibi fonksiyonsuz bırakılan bütün organları ile izlemektedir.
Türkiye’de sömürge olmayı içselleştiren, sömürge aydınlarının alkışlanarak, değer verilerek ve hatta yazdıkları çok satsın diye pazarlanarak onurlandırıldığı (!) günlerde ben de oturmuş nelerden söz ediyorum. Aynı insanlar, Necip’in ölümünün ardından, tıpkı daha önce söyledikleri, dün de bugün de başkalarının ardından dile getirdikleri gibi, “derin ölüm”, “derin cinayet” benzeri anlamsız, haksız, yakışıksız ve dayanaksız imalar ve yorumlar yaptılar. Her nedense, Türkiye’nin çıkarları için çok açık, net ve aydınlık bir mücadele veren bireylerin derin ilişkiler içinde oldukları söyleniyor. Oysa sömürge aydınları, kanaat önderleri ve korunan, saklanan küreselleşme aktörlerinin içinde bulundukları ilişkiler ağı çok daha köklü, derin ve hatta eski. Ama “...bağımsız Türkiye...” derseniz, derinsiniz. Bu da ayrı bir çarpıtma, yanıltma...
Yurtseverliğini bir yaşam biçimine dönüştüren Necip, bu koşullar altında tetikçisini ve ardındaki zihniyeti, gücü ve ölümünün nedenlerini, öldürüleceğini çok iyi bilecek kadar akıllı ve öngörülü idi. Hatta ölümünden sonra olacakları da biliyordu. Ki, buna karar mekanizması olan kurumlar ile bu kurumların basiretsiz, sorumsuz, ilgisiz ve ön yargılı çalışanlarının davranışları ve sözleri de dahildir. Bunu kendi sözleri ile öyle güzel açıklamıştır ki, “...Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy gibi Cumhuriyet şehitlerinin öldürülmesini planlayanların ortaya çıkarılamayayışında olduğu gibbi sadece araç olan tetikçilerin kim oldukları, ideolojileri, tabiyetleri, inanç ya da inançsızlıkları önemli değildir; yanıltıcı olan sadece tetikçilere bakarak yargıya varmaktır(eğer yakalanabirse, yakalayıp budur demek istenirse) Doğru yaklaşım ise; söz konusu Cumhuriyet şehitlerinin faaliyetlerinin en çok hangi dış ülkenin çıkarlarına zarar verdiğinin belirlenmesinin yanısıra, aynı kayıpları tekrar vermemek için caydırıcı önlemlerin alınmasıdır...”
Necip bu ülkede öldürülmeden önce de sonra da tehdide, tacize, hakarete uğramış gerçek bir vatanseverdir. Son yılların hiç rağbet görmeyen, hatta alay edilen bireysel özelliği... Ölümünün ardından öyle duyarsız ve bilgisiz, yüzeysel analizler yapılmış, öyle yalan yanlış yazılıp konuşulmuştur ki; O’nu en az bizim kadar seven ve çok iyi tanıyan, izleyen ve etkilenen pek çok insan üzerinde böylece bir kuşku ve rahatsızlık yaratılmaya çalışılmıştır…
Gelelim cinayeti çözmekle yükümlü, kurum, kuruluş ve şahıslara. İşte burası daha da vahimdir. Herkesin bildiği, klişe, basmakalıp laflarla olaya duyulan ilgi ve yaklaşım net bir biçimde ortaya konmuştur. Her zaman cinayeti soruşturan ekipler vardır ortada(!), her bir cinayetin ekibi ayrı ise, ekiplerin emeklilik yaşı geldikçe dağılmaktadır(!). Bunlar uzun ömürlü ekipler(!), Necip’in cinayetini soruşturanlar daha yeni, üç yıllık bir ekip, yani daha zaman bol, emeklilik yaşlarına vardır epey(!). Ayrıca bir de, ellerinde faili meçhul cinayetleri açıklama klavuzu var herhalde. Şimdi olduğu gibi dönem hükümetlerinin hepsi bant kaydı gibi aynı cümleleri kuruyorlar. “...Araştırıyoruz, failler en kısa sürede Türk adaletine teslim edilecektir...”. Gel de inan bakalım.
Geçen gün baktım, Sayın Başbakan’da benimle aynı fikirde. Diyor ki, “…bu ülke Necip Hablemitoğlu cinayetini örtbas etmiştir…” Galiba 18 Aralık 2002’de AKP’nin iktidarda olduğunu unuttu, ya da Necip Ay’ da falan öldürüldü.
Her şeye seyirci Türk halkı ise, bugüne kadar izlediklerinden memnunken birden ayaklanıp Mollalar İran’a diye bağırmaya başladı.
Ben uzun süredir şöyle düşünüyorum; “ Türkiye’de faili belli iken 30 binin üzerinde insanın kanı yerde bırakıldı, üç yıl önce buz gibi bir Aralık akşamı benim canımın, Necip Hablemitoğlu’nun kanı karlar altında yerde kalmış çok mu?” Bunu düşünmek, yazmak, söylemek o kadar ağır ki... Ama haksız değilim herhalde.